20.04.2017. Parlamenter sistemin terk edilerek yerine Türkiye tipi başkanlık sistemine geçişi öngören halk oylaması zayıf bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul oranının zayıflığı anayasa değişikliğinin hukuksal sonucu bakımından önemli değildir. Elbette teklifin cılız sayılabilecek bir çoğunlukla kabul edilmiş olmasının siyasal açıdan tartışılması mümkündür. Ancak biz bu yazımızda konuyu sadece anayasa kuralları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri çerçevesinde irdeleyeceğiz. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu 16.04.2017/560 sayılı kararını esas itibariyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Türkiye tarafından da onaylanan I. Protokolün 3.maddesine dayanarak vermiştir.

HALK OYLAMASINA İLİŞKİN SORUN NEDİR?

Basında da yer aldığı gibi Yüksek Seçim Kurulu 16 Nisan günü oylamanın sona ereceği saatlerde ilgili sandık kurulunca mühürlenmemiş zarflar “veya oy pusulalarının” geçerli olacağını ilan etmiştir. Kararın gerekçeli metninin ilan edilmesi ancak iki gün sonra mümkün olmuştur. Öncelikle bir tespit yapalım: YSK burada ciddi bir usul hatası yapmıştır. Henüz oylama devam ederken mühürsüz zarfların veya oy pusulalarının da dikkate alınacağını ilan etmekle oylamanın “dürüstlüğü” konusunda vahim bir yanlış anlamayı harekete geçirmiştir. Bu davranış bir nevi maç devam ederken kural değiştirme olarak anlaşılmaya fazlasıyla müsaittir.

YSK’nın yapması gereken oylamanın sonuçlanmasını beklemek ve oylama sonrası hazırlanan tutanaklardan mühürsüz zarf ve oy pusulaları sayısını tespit ederek bunun durumun sonucu değiştirip değiştirmediğine de açıklık kazandıracak bir karar vermekti. Sandık görevlilerinin zarfı mühürlemeyi ihmali bir ölçüde açıklanabilir. Ama mühürsüz oy pusulası kolaylıkla açık bir seçim yolsuzluğu olarak değerlendirilecektir. Bunun için YSK üyeleri kadar hukuk bilmek de gerekmez. Ortalama insanın bu durumu nasıl anlayacağını tahmin zor değildir. Diğer yandan Kurulun aldığı bu “acemice” karar sonrası muhtemelen eksik mühürler tamamlanmış olabileceği için gerçek durumu ortaya çıkarmak artık mümkün değildir. Yüksek Seçim Kurulu aldığı bu kararla derin bir anayasal buhrana yol açabilecek bir uyuşmazlığın fitilini ateşlemiş olabilir.

YÜKSEK SEÇİM KURULU KANUN VE ANAYASA HÜKÜMLERİNİ YANLIŞ UYGULAMIŞTIR

YSK her ne kadar geçmiş yıllarda da “mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası”nı geçerli saydığını belirtme gereği duysa da bu durumun 8 Nisan 2010 tarihli 5980 sayılı kanununla 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 101.maddesinde yapılan değişiklik öncesi olması nedeniyle ikna edici olmaktan uzaktır. Gerçekten de Kanunun 101.maddesi arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulasının geçersiz olacağını açıkça düzenlemiştir. Kanun hükmünün bu denli açıklığı karşısında YSK’nın bu madde hakkında yorum yapması isabetli değildir.

YSK, kararında Anayasanın 79.maddesini zikretmektedir. Oysa bu madde seçimlerin “yargı yönetim ve denetimi” altında gerçekleştirileceğini öngörmekle “dürüst” bir oylamayı amaçlamıştır. Diğer yandan bu Kurulun bir kanun hükmünü anayasaya aykırılık nedeniyle uygulamama yoluna gitmesi hukuk sistemimize aykırıdır. Böyle bir yetki sadece Anayasa Mahkemesince kullanılabilir.

YSK kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin birinci değişikliğinin 3.maddesine dayandırarak anayasaya uygun bir karar verdiği izlenimi uyandırmaktadır. Anayasanın 90.maddesinin beşinci fıkrası eğer bir kanunla insan hakları alanında onaylanmış bir sözleşme aynı konuyu düzenliyor ve kanunla sözleşme arasında bir çatışma varsa insan haklarına ilişkin sözleşme hükmünün uygulanacağını öngörmektedir. Acaba YSK burada doğrusunu mu yapmıştır?

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ BURADA UYGULANABİLİR Mİ?

Öncelikle bir insan hakları sözleşmesinin doğrudan iç hukukta uygulanmasının koşulları vardır. Bunun olabilmesi için; (1)iç hukukta buna açıkça izin verilmesi gerekir. Anayasanın 90/5 hükmü buna izin vermektedir. (2) Ayrıca kanun yerine uygulanacak sözleşme hükmünün “yeterince açık alması” gerekmektedir (Bkz. İlyas Doğan, İnsan Hakları Hukuku, Genişletilmiş 2. Baskı, Astana Yayınları, Ankara 2015, s.399).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin I. Protokolünün 3.maddesi şöyledir: “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde makul aralıklarla gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.” Görüldüğü gibi öncelikle bu madde oy kullanma usulüne ilişkin hiçbir ayrıntı içermemektedir. Daha da önemlisi bu düzenleme yasama organının seçimle belirlenmesine ilişkindir. Yani YSK açık kanun hükmünü görmezden gelerek ilgisiz bir hükme dayanmıştır.

   ANAYASA MAHKEMESİ NASIL DAVRANABİLİR?

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi YSK kararlarına karşı bireysel başvuruda bulunulmasını (Örn. Başvuru no: 2015/15762) kabul edilmez bulsa da burada farklı bir durum söz konusudur. Bir kere Anayasa Mahkemesi anayasanın koruyucusu sıfatıyla davranmakla yükümlüdür. Hükumet biçimini değiştirmekle sonuçlanan bir referandumda seyirci rolünü üstlenmek anayasal sistemimiz açısından talihsizlik olacaktır. Anayasa Mahkemesi YSK’nın açık kanun hükmü yerine ilgisiz sayılabilecek bir sözleşme hükmünü esas almasını hukuken yorumlamakla yükümlüdür. Aksi takdirde anayasal sistemi korumak yerine siyasal bunalımların önünü açmakla suçlanır konuma düşebilir. Anayasa mahkemesinin bu konuda bağımsız davranmasının zorlukları olsa da konunun Avrupa İnsan hakları Mahkemesine yansıması Türkiye’nin uluslararası görünümünü ciddi olarak zedeleyecektir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ NE YÖNDE KARAR VEREBİLİR?

Öncelikle AİHM’nin konusu milletvekillerinin seçimi olmayan bir oylama hakkında konu itibariyle yetkisiz olduğu açıktır. Fakat AİHM vaka yargılaması yapmakta ve izlediği Anglo Sakson yargılama anlayışı nedeniyle ortalama beklentilerimizde sürpriz sayılabilecek kararlar verebilmektedir. Özellikle bir grup bireylerce yapılacak başvurularda hayır propagandasının devlet eliyle engellendiği, basın araçlarının yönlendirici yayınları, kamu imkanlarının tek taraflı seferber edilmesi gibi hususlar AİHM’in kendisini yetkili saymasına kapı aralayabilir. Konu siyasi partiler tarafından propaganda faaliyetinin engellendiği iddialarını içerir şekilde de ortaya çıkabilir.

Meseleyi biraz daha açalım: Başvurunun ana konusu seçimlerde dürüstlüğe aykırı davranmak olsa da özellikle referandum öncesi kamu gücünün hayır tanıtımını engellemeye dönük kullanılması iddiaları, hayır kampanyası yürütenlere yapılan fiziki saldırılar, bu saldırıların önlenmesi için devlet görevlilerinin ciddi bir gayret sarf etmemeleri hususları, Sözleşmenin 10.maddesinde yer verilen siyasal çoğulculuğa imkan veren ifade özgürlüğü ve Mahkemenin kararlarında sıkça başvurduğu “demokratik toplum ilkeleri” şeklinde yorumlar ortaya koymaya yönelmesi sürprizleri ile karşılaşılabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunların hiçbirini yapmayıp kendisini yetkisiz görmekle beraber “Yüksek Seçim Kurulu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin I. Protokolünün 3.maddesini yanlış uygulamıştır” şeklinde araya birkaç cümle sıkıştırması meselenin dallanıp budaklanması anlamına gelecektir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi beceriksizlikten kaynaklandığına inanmak istediğimiz YSK’nın bu hatasını kendi anayasal sistemimiz içinde çözüme kavuşturması en akıllıca izlenecek yoldur.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir