Bir süreden beri Cumhurbaşkanının başlattığı bir gündem maddesi olarak yardımcı doçentliğin kaldırılması neredeyse kesinleşmiş durumdadır. YÖK bir süreden beri Cumhurbaşkanının kullandığı cümleyi anlamaya çalışmaktaydı. Bir sonuca gelindiği YÖK’ten olmasa da Cumhurbaşkanının beyanlarından öğrenmiş durumdayız. Doçentlik başvurularında sözlü sınavların da kaldırılacağı anlaşılıyor. Anlaşılıyor dememizin sebebi Türkiye Büyük Millet Meclisinin sayın Cumhurbaşkanının talimatlarını harfiyen uygulaması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Yükseköğretimin sorunlarından ve genel durumundan az çok haberdar bir akademisyen olarak konu hakkında görüşlerimi paylaşmak isterim.

YARDIMCI DOÇENTLİK KONUSUNUN GÜNDEME GELME SEBEBİ
Yabancı dilde başarı gösteremeyen yardımcı doçentler birçok yayınları olsa da doçentlik başvurusu yapamamaktan yakınmaktadır. Gerçi yayına sadece sayısal olarak bakan bir bakış açısının bilimsel kalite endişelerinden uzak olduğunu da not etmek gerekir. Yardımcı doçentliğin geçtiğimiz yıllarda süresiz hale getirilmesi yardımcı doçentler için geçici bir çözüm oldu. Doçentlik sürecinden kaynaklanan yakınmalar akademi kulislerinde uzun süredir gündemde tutuluyordu. Ancak bu yakınmalar evrensel ölçütlerle ilişkisizdir. Tamamen yerellikten kaynaklanan bir sorundur.

Yükselemeyen yardımcı doçentlerin genel beklentisi “tekkeyi bekleyen çorbayı içer” mantığından kaynaklanıyor. Uzun yıllardır doçentlik aşamasını geçemeyen yardımcı doçentler Cumhurbaşkanından kendilerine görev yaptıkları süreyi dikkate alarak kanunla doçentlik ve hatta profesörlük verilmesi yönündedir. Gözlemler bunu doğrulamaktadır. Gerçi Cumhurbaşkanı böyle bir imada bulunmadı, ama Mecliste böyle bir teklifin gündeme gelmesi olasıdır.

KISA BİR HATIRA
2011 yılında akademik bir toplantı için ABD’ye gitmiştim. Şimdilerde büyükelçilik görevi yapan sayın Merve Kavakçı’nın da bulunduğu bir sempozyuma katılmıştım. O akşam yemekte milli eğitim bakanlığı burslusu yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin müzik icrası da vardı. Sanat müziği icra eden kız öğrencimizi çok beğenmiştim. Tanıştık. Ücra bir üniversitemize dönmek üzere olduğunu söylemişti. Üniversitesinde bilgisayar öğretmenliği dalında görev yapacağını söylemişti. Öğrencimiz son derece heyecanlıydı.

Aradan bir yıldan fazla bir zaman geçti. Bir gün telefonum çaldı ve öbür uçta tanıştığım bu kız öğrenci vardı. Başladı anlatmaya. Üniversitesine dönmüştü, ama bir sorunu benimle paylaşmak istiyordu. Konu şundan ibaretti: Göreve başladığı anabilim dalında iki yardımcı doçent vardı. Ondan önce, İngilizce çeviriler yapmasını istemişler. Daha sonra Türkçe makaleyi İngilizceye çevirmesini istemişler. Daha sonra da buraları terk etmesi için baskıya başlamışlar.

Ardından yaşananlar gerilim filmlerini aratmayan cinsten. Tek başına ev kiralayan bu genç kızı meçhul birileri takip etmeye başlamış, ardından tehditler yöneltmişlerdi. Bu durum genç kadının psikolojik tedavi almasına kadar varmıştı. Bu örnek bana şunu düşündürdü: Türk insanı alan savunmasını her ne pahasına olursa olsun yapıyor. Ülke menfaatleri daha sonra belki gündeme gelebilir. Yani bilimsel bakımdan zayıf bir akademisyene sürekli bir statü verdiğinizde o emekli olmadıkça o dalda nitelikli bir akademisyene hayat alanı kalmaz. Kanunla doçent olan biri hakkıyla doçent olana asla hayat hakkı tanımaz.

YARDIMCI DOÇENTLER NE KAZANACAKLAR?
Öncelikle yardımcı doçentlere sağlanan dil barajı kolaylığına değinelim: Doçentlik sınavına başvuru için 65 puan almak halen zorunlu. Bu zorunluluk basında yer alan haberlere göre 55 e indirilecektir. Halen yardımcı doçentlik kadrosunda görev yapmakta olan veya doktora tezi yazmakta olan hiç kimse 55 ten daha düşük bir dil puanına sahip değil. Ancak yabancı dilde 55 puan alan bir akademisyen yabancı bir ülkede kendisine bir kahve ısmarlayabilir ama daha fazlasını yapamaz. Dünya dillerini bilmemek gibi sorunlar tümüyle bizim akademisyenlerimize ilişkin bir sorun. Ne yazık ki Türkçe bilimde bir dünya dili değil. Yabancı dil bilmeyen akademisyen daha önce yazılanları yeniden aktarmak dışında yapabileceği çok şey yok. Böyle bir mantıkla dünyada bilim alanında yarışma kabiliyeti kazanamayız.

Gündemde olan değişiklik aslında yardımcı doçentleri öğretim üyesi statüsünden çıkarıp öğretim görevlisi seviyesine indiriyor. Yani onların yetkileri ve konumu daraltılıp düşürülüyor. Gerçek bu! Doktor öğretim görevliliği zaten YÖK kurulduğundan beri vardı. Kısaca yardımcı doçentler kanunla doçent olmayı umarken öğretim üyesi sınıfından bir alt kademeye indirilecekler.

DOÇENTLİK BAŞVURUSUNDA SÖZLÜ SINAVIN KALDIRILMASI İLE NE KAZANACAĞIZ?
Akademi dünyamızdaki bir diğer yakınma dışarıdan doçentlik başvurusu yapanların kamuoyuna yansımayan ancak camianın çok iyi bildiği haksız bir şikayettir. Kısaca ifade edersek; üniversite dışından doçentlik başvurusu yapan adaylar sözlü sınavda zaman zaman mahcup duruma düşebiliyorlar. Bazen başvuru alanlarına ilişkin temel düzeyde bilgilerde jüri karşısında zor duruma düşmeleri bu adaylarda bir tepkiye yol açıyor. Bu durumun daha çok toplumsal kültürümüzle bağlantılı ama bilimle hiçbir ilişkisinin olmadığını düşünüyorum.

Düşününki makam aracı olan, korumalarıyla ya da makam şoförüyle doçentlik sözlü sınavına gelen, kendini önemli sayan bir aday, -sınav kapalı kapılar arkasında yapılsa bile- karşısındaki profesörlerin kendisine soru yöneltmelerinden rahatsızlık duyabilmektedir. Bir vali ya da genel müdür veya üst düzey bir bürokrat, kendisine sözlü sorular yöneltilmesini hazmedemeyebiliyor. Bu hususun bilimsel düşünceyle ne kadar ilgili olduğu konusunu değerlendirmek boşuna zaman kaybı olur. Makam ve mevki ile bilim ayrı şeylerdir. Ama herkesin her konuya burnunu soktuğu bir ortamda bu hatırlatma boş yere nefes tüketmek gibi bir şey.

Beklenen değişiklik gerçekleştiğinde doçent sayısı hızla artacaktır. Kalite artar mı o konuda tahminde bulunmaya gerek yok. Makam ve mevki sahibi kimseler herhangi bir sözlü denetime tabi olmadıkları takdirde çok hızlı bir şekilde yayın sayılarını arttırma imkanına kavuşmuş olacaklardır.

Sözlü sınavın kaldırılması ile bilim dünyamızın kendi içindeki bir evrensel bilimsel kalite mekanizması ortadan kalkmış olacaktır. Böylece akademik ünvanı olan ama bildiklerini topluluk karşısında ifadede zorlanan yeni tipler ortaya çıkacaktır.

DOÇENT ÜNVANI VERİLMESİ ÜNİVERSİTELERE BIRAKILDIĞINDA NASIL BİR SONUÇ DOĞAR?
Doçent ünvanı vermek üniversitelere bırakıldığında ortaya şimdiye kadar devam eden uygulamada bulunmayan bazı mağduriyetler çıkacaktır. Yani bir üniversitede doçent ünvanı alan kimse başka bir üniversiteye geçmek istediğinde yeniden doçentlik başvurusu yapmak zorunda kalacaktır. Bunun dışında doçentlik jürisini kurmakta yöneticiler takdir yetkisine sahip olacaklarından bilimsel kalite değil sadakat ve yağcılık öne çıkacaktır. Her ikisinin de bilimsel hiçbir kazanım sağlamayacağı izahtan varestedir.

Türkiye doçentliği sistemi hem bütün ülkede aynı alandaki profesörlerin genel bir bilimsel kalite denetimine imkân vermekte hem de kişi bir defa doçent ünvanı almakla her üniversitede görev alma şansı elde etmektedir.

Taşra üniversitelerinde doçentlik jüriliği yapabilecek sayıda profesör bulmak neredeyse imkansızdır. Bu durumda konunun uzmanı olmaktan çok belki yan alan hatat ilgisiz alanlardan profesörler doçent ünvanı verebileceklerdir. Böyle bir durum bütün Avrupa’da uygulanan bir akademik unvan olan doçentlik derecesini anlamsızlaştıracaktır. Yani kalitenin yükselmesi değil vasıfsızlık öne çıkacaktır.

Doçentlik ünvanı vermenin üniversitelerin insiyatifine bırakılması devlet üniversitelerinde ve vakıf üniversitelerinde farklı amaç dışı usullerin geliştirilmesine yol açabilir. Konunun uygulaması bir nevi fahri doktora benzeri görünüme bürünebilir. Toplumsal kültürümüz bu tür istismarlara müsamaha göstermeye yatkındır.

DÜNYADAKİ ÖRNEKLER İLE KARŞILAŞTIRMA
Doçentlik sistemi Avrupa’da yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Buna karşılık ABD farklı bir modeli benimsemiştir. ABD de teorik olarak doktor ünvanı aldıktan sonra öğretim üyesi sınıfına geçmek mümkündür. Hatta Türkiye’de de bu modeli önerenler var. Bununla beraber test sistemine dayalı bir eğitim sisteminde böyle bir uygulamanın başarılı olması imkansızdır. Böyle bir model ancak lise eğitiminin olgunluk sınavına dayalı olduğu ülkelerde başarılı olabilir. Samimi olmak gerekirse bizim Ülkemizde yüksek lisans öğrencileri arasında bile düzgün bir kompozisyon kaleme alamayan örneklere rastlamak sürpriz sayılmamaktadır.

Doçentlik sürecinde sözlü sınavı kaldırmak sadece Türkiye’de ciddiye alınabilecek bir konu. Örneğin Almanya’da modern üniversite ortaya çıktığından beri doçentlik sınavında sözlü aşama vazgeçilmez bir koşuldur. Nereden bakarsanız en az 200 yıllık bir geçmişi var. Hatırlatalım modern üniversite modeli Heidelberg Üniversitesinin bilim dünyasına hediye ettiği bir kazanımdır. Bugün gıpta ile bakılan Amerikan üniversitelerinin de çıkış kaynağı burasıdır.

Avrupa ülkelerinde de doktora sonrası doğrudan öğretim üyesi sınıfına geçmeye imkan veren örnekler mevcuttur. Örneğin Almanya’da son yıllarda kabul edilen Junior Profesörlük modeli dikkat çekicidir. Bu modelde akademisyen doktorayı tamamladığı üniversiteden başka bir üniversite olmak koşulu ile Junior Profesör olarak atanabilmektedir. Ancak bu atama sadece 6 yıl sürelidir ve kişi bu süre içinde doçent ünvanı almak durumundadır. Aksi takdirde görevine son verilir.

SONUÇTA NE ELDE EDECEĞİZ?
Yardımcı doçentlik ve doçentlik konusunda gerçekleştirilmesi planlanan değişikliklerden bilim adına bir sonuç beklemek beyhudedir. Yapılanı bir nevi ev hanımlarının çok sevdikleri bir davranışla teşbihte bulunulabilir. Yapılmak istenen şey ev hanımının evindeki mobilyalarının yerini değiştirerek bir yenilik getirmeye çalışması gibidir. Yani evdeki mobilyaların konumunu ya da yerini değiştirmek mobilyanın niteliğini değiştirmez ya da bir ilave değer sağlamaz. Ama evin iç görünümü birazcık değiştirilmiş olur. Akademiye ilişkin yapılmak istenen değişiklikler de bu örneğe benzemektedir. Hatta akademik görünüm daha da kötüleşecektir. Çünkü yardımcı doçentlerin seviyesi düşürülmektedir. Üniversitede emek harcamadan doçent ünvanı almak isteyen hekim ve bürokratların yükselmeleri kolaylaştırılmaktadır.

Benim önerim şudur: Profesörler dahil bütün öğretim üyeleri belirli sürelerle atanmalı ve akademik başarı gösteremeyenler kendilerini kabul edecek başka üniversitelere yönlendirilmelidirler. Bürokratların ve sadece daha yüksek muayene ücreti almak için doçentliğe ihtiyaç duyanların beklentilerine son verilmelidir.

Doçentliğe ilişkin gündemdeki değişiklik önerisinin ana hatlarının bir yardımcı doçent tarafından önceden sosyal medyada ilan edildiği malumdur. Bu paylaşımların YÖK tarafından kamuoyuna servis edilen görüşlerle örtüşmesi oldukça ilgi çekici. Herhalde yardımcı doçent düzeyinde birinin fikirlerine göre konunun dizayn edilmesi zaten ciddi bir başarısı olmayan Türk üniversitelerini artık Afrika’daki örnekleriyle karşılaştıracak düzeye düşeceğini iteceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok!

Hamasetle kendi kendimizi kandırabiliriz ama bilimde ilerleme sağlayamayız! Birbirini tekrarlayan ama bilim alanında gelişmemize, insan kaynağımızın zenginleşmesine faydası olamayan akademik kadro anlayışı ile maaşlı personel sayısını arttırmaktan başka bir sonuç elde edemeyiz! Unutmayalım ki bilim insanlığı askerlik mesleğindeki rütbe bekleme süresi gibi bir şey değildir ve ciddi bir emek sarf etmeyi gerektirir!

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir