TUZ KOKAR MI?

Türkiye iktidar blokunun ısrarlı çabalarıyla ciddi bir anayasal buhrana sürüklenmiştir. Diğer yandan akademi dünyası, özellikle anayasa hukukçuları ve idare hukukçuları ortadan kaybolmuş durumdadır. Böyle bir suskunluğa hakkım olmadığını düşünüyorum. Sayfamdaki bilgilere bakıldığında konu hakkında değerlendirme yapmamın, görüşlerimi kamu ile paylaşmamın öğrencilerim ve topluma karşı bir yükümlülüğü yerine getirmenin bir gereği olduğu anlaşılacaktır.

İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı 1994’ten beri kendisini gelenekçi ve İslamcı olarak tanımlayan bir siyasi geleneğin elindeydi. Son 17 yılda da İstanbul Belediye başkanlığını Adalet ve Kalkınma Partisi yürütmekteydi. Söz konusu parti bu geleneğin açık devamı olarak ilk kez 31 Mart 2019 seçimiyle belediye başkanlığını küçük bir farkla kaybetmiştir. Ayrıca Ülkenin üçüncü güçlü siyasi partisi Halkların Demokratik Partisi adaylarının kazandığı dört belediye başkanına da KHK ile kamu görevinden ihraç edildikleri gerekçesiyle belediye başkanlığı görevi verilmemiştir.

Her demokratik sistemde seçimin kazanmak gibi kaybetmek de olağan bir sonuç olarak karşılanır. Ancak iktidar İstanbul belediye başkanlığı seçiminin kaybını kabullenmemiştir. Haftalar süren sonucu değiştirme çabaları sonuç vermemiştir. İstanbul seçmeninin iradesi ortaya çıkmıştır.

Bu yazıda seçim sonrası yapılan AKP tarafından yapılan itirazların ne ölçüde hukuka uygun olduğu ve Yüksek Seçim Kurulunun olası kararının sonuçlarına ilişkin görüşlerimi okuyucuyla paylaşmak istiyorum.

İSTANBUL BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI SEÇİMİNE İTİRAZLAR GEÇERLİ MİDİR?

Anayasal sistem 31 Mart 2019’dan beri normalde öngörülemeyecek bir siyasal krize düşmüş durumdadır. Buhranın sebebi iktidar partisinin de içinde yer aldığı ittifakın İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kaybetmesidir. Buhran öngörülemezdi, çünkü, ortalama bir demokraside seçimi kaybeden siyasi parti ya da ittifak demokratik terbiye gereği kazananı tebrik edip görevi devrederdi. Ancak 28 Şubat süreci sonrası askeri ve yerleşik statükonun bütün engellemelerine rağmen seçimlerde halkın oy desteği ile iktidara gelen ve on yedi yıldan beri ülkeyi tek başına yöneten bir siyasi çizginin temsilcileri bu defa halk iradesine karşı direnmektedir.

İktidar partisi İstanbul seçiminin sonucunu kabullenmeyip seçimlerin yenilenmesini açıkça talep etmekte ve kamuoyu önündeki beyanlarla bu talimatını Yüksek Seçim Kuruluna iletmekte sakınca görmemektedir. Haftalar süren yeniden sayımlarla sonuç değişmemiştir. Bu defa basından izlendiği kadarıyla iktidar partisi seçimde KHK ile ihraç edilen seçmenlerin oy kullanmasının bir tam kanunsuzluğa yol açtığı gerekçesiyle seçimlerin tekrarlanması yönünde talepte bulunmuştur.

Öncelikle anayasanın 13.maddesindeki “temel hak ve özgürlükler, …yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak KANUNLA sınırlanabilir.” kuralını hatırlamak gerekiyor. KHK ile ihraç edilenlerin oy kullanamayacaklarına ilişkin herhangi bir kanun hükmü mevcut değildir. YSK bu gerekçeyi uygun gördüğü takdirde öncelikle 16 Nisan 2017 başkanlık sistemine geçiş referandumu (gerçekte plebisit) ve daha sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi dahil geçmişteki seçimlerin geçersizliği temelinde bir meşruluk tartışmasının başlaması sürpriz sayılmamalıdır.

Anayasada seçme ve seçilme özgürlüğüne ilişkin özel kural 67. maddede yer almaktadır. Anayasanın 67/V kuralı son derece açıktır. Sadece “hükümlüler oy kullanamazlar”. Buna karşılık aynı madde “Ceza ve infaz kurumları ve tutuk evlerinde oy kullanılması ve oyların sayım ve dökümünde …gereken tedbirler” alınır denmektedir. Yine 67. maddenin son fıkrasında çok açık bir kural var. Buna göre “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, YÜRÜRLÜĞE GİRDİĞİ TARİHTEN İTİBAREN BİR YIL İÇİNDE YAPILACAK SEÇİMLERDE UYGULANMAZ”. Yani seçimden önce mevcut olmayan bir yasak seçim sonrası geçmişe yürütülemez. Mahrum bırakıcı bir niteliği olması nedeniyle -gerçekte olmayan bir yasa- olsa bile geçmişe yürütülemez. Konu hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olsaydı bile olağan rejime geçildiği için yine böyle bir yasağın uygulanması hukuken mümkün değildir.

İktidar partisinin itiraz hakkını kullanması elbette yasal hakkıdır. Fakat itiraz etmek mutlaka haklı görüleceği anlamına gelmez. İstanbul belediye başkanlığı seçiminin tekrarına karar verildiği takdirde ilçe belediye başkanlarının seçimi de hukuken geçersiz hale gelecektir. Çünkü iktidarın ileri sürdüğü zorlama gerekçeler ilçe belediye başkanlığı seçimleri için de geçerlidir. Hukuken bütünü sakatlayan bir sebep parçayı da sakatlamış olacaktır. Bu nedenle YSK anayasal sistemin geleceğini olumsuz etkileyecek hukuk dışı bir adım atmaması temenni edilir. Daha doğrusu anayasanın 79. maddesinde kendisine tanınan anayasal yetkilerin dışına çıkmamalıdır.

HAKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİNDEN MAZBATA VERİLMEYEN BELEDİYE BAŞKANLARININ DURUMU

Yüksek Seçim Kurulu KHK ile ihraç edilen belediye başkanlarına mazbata verilmemesine karar vermesi hukuka uygun olmadığı gibi görevin seçimde ikinci olana verilmesi de hukuka aykırıdır. Görüntü YSK’nın bağımsız davranamadığı yönündedir.

Halen kamu görevinden ihraç edilenlerin seçilme yasağına maruz kalması veya seçimde oy kullanmaktan yasaklanmasını öngören hiçbir yasal düzenleme mevcut değildir. Sosyolojik gerçeğin ortaya çıkardığı bir siyasi partinin seçim kazandığı halde sonucun yok sayılması Türkiye için uzun dönemde büyük sakıncalar doğurma tehlikesi içermektedir.

Hatırlayalım: İspanya’da Katalonya özerk bölgesinde 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu geçersiz sayıldı. Demokratik devletlerin bu yönde davranışlarının gerekçesi Katalonya’da yaşayan halkın zaten özgür seçimlerle yönetimde yer aldığı, bir ayrımcılığa uğramadıkları, bu nedenle demokratik bir rejimden ayrılma talebinin meşru olmadığıydı. YSK’nın bu yaklaşımı anlamaya dönük entelektüel birikime sahip olmasını dilerdim. Ama sonucun miyop bir bakış açısıyla ortaya konduğunu itiraf etmek durumundayız.

Hatta kamu görevinden ihraç edilip haklarında herhangi bir kesin ceza verilmeyenlerin oy kullanmaları ve seçilmelerinin yanı sıra uzaklaştırıldıkları görevlerine dönmelerine de hukuken hiçbir bir engel yoktur. Aksini düşünmek hukuk devletinde derin tahribatlara yol açacaktır.

SONUÇ NEDİR?

Yüksek Seçim Kurulu bağımsız ve tarafsız bir anayasal yüksek yargı kurumudur. Bu nedenle verdiği kararlar kesindir ve bundan dolayı kararları anayasal sistemi doğrudan etkilemektedir. Unutmayalım ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hükümlülere oy kullandırmadığı için İngiltere’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin I. Protokolünün 3. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle ihlal kararı vermiştir (Greens ve M. T./ Birleşik Krallık, 23.11. 2010). Her ne kadar bu kural milletvekili seçimlerine ilişkin olsa da önemi yadsınamaz. Varsayımsal olarak CHP’nin İstanbul seçiminin sonuçları ve YSK kararıyla HDP’den belediye başkanı seçildikleri halde geçersiz sayılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesindeki ayrımcılık yasağının ihlal edildiği yönünde bir yorumla sonuçlanabilir. Her ne kadar m.14 bağımsız bir madde olarak öngörülmemiş olsa da özellikli durumlarda AİHM 14. madde ihlaline de karar verebilmektedir.

YSK’nın KHK ile ihraç edilenlerin oy kullanmasını hukuka aykırı sayması halinde sonuç anayasal sistem ve geleceğe dönük siyasi gelişmeler üzerinde dönüm noktası olacaktır. Bu tarz basiretsiz, anayasal düzenle bağdaşmayan kararların siyasal sistemi tahrip açısından sonuçlarını kısaca hatırlamakta yarar vardır.

(1) 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında verilen ve 367 sayısıyla ünlü, yorum kurallarına aykırı, anlamsız karar anayasal sistemin ekseninden çıkmasına yol açmıştır. Bu kararda demokrasiye saygı ve anayasanın üstünlüğü ilkesi derinden yaralanmıştır.

(2)Yakın siyasi tarihimizde anayasa mahkemesinin hukuk devletinin tahribine neden olan ikinci dönüm noktası niteliğinde karar ise 2016 sonbaharında verdiği olağanüstü hal sırasında yapılan kanuni düzenlemeleri denetlemeye kendini yetkisiz görmesiydi. Anayasa mahkemesinin “anayasanın koruyuculuğu” ve “anayasanın babası” rolüyle bağdaşmayan ikinci karar hukuk düzenimizin içine düştüğü türbulansı hızlandırmış ve (3) sonuçta 16 Nisan 2017’de iktidarın açık baskısı ve kamu görevinden ihraç edilenlerin de oy kullandıkları bir plebisitle anayasanın üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı sisteminin çökmesine neden olmuştur.

Plebisit dememizin sebebi şudur: Referandum lehte ve aleyhte görüşlerin özgürce ortaya konduğu halk oylamasıdır. Plebisitte ise halk oylaması formalitedir. Devlet istediği sonucu almak için her türlü baskıyı devreye sokar. Gelinen bu olumsuz noktada anayasa mahkemesinin rolü tarihteki yerini almıştır.

Yüksek Seçim Kurulu yasal temelden yoksun bir şekilde seçilen belediye başkanlarına hakkını vermekten kaçınmıştır. Temennim ikinci fahiş hatayı yapmamasıdır.

YSK’ oligarşik bir grubun İstanbul halkının yönetimini yasaya aykırı olarak sürdürmek için her türlü ikna kabiliyetinden mahrum itirazlarının birer bahane olduğunu görecektir. Bu denli açık yasal düzenlemelere rağmen İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi yönünde olası bir karar artık tuzun bile koktuğu anlamına gelecektir. Yine de iyimser olmak gerekir. Kimsenin zaten hukuk devleti olmaktan önemli ölçüde uzaklaşan anayasal sistemi yetki kullanmak adı altında tahribine hakkı yoktur. Asıl beka sorunu anayasal sistemin tahribi halinde belirir. Yoksa iktidarın ya da belediye yönetiminin barışçı şekilde el değiştirmesinden değil!

Bir yurttaş ve insan hakları hocası olarak hukukun üstünlüğüne geri dönülmesini ve toplumun daha önce sahip olduğu özgürlükleri geri istemekten dolayı büyük bir suç işlemiş olacağımı düşünmüyorum.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir