Her zaman az ve öz yazıları takdir ederim. Okuyucuyu fazlaca yormadan meramını ortaya koymak ciddi bir beceridir. Siyaset alanında hemen herkesin başucu kitabı özelliğini taşıyan İngiliz yazar John Locke’un 1690’da yayınladığı “Hükumet Üzerine İki Deneme” adlı eseri fazlaca bir hacme sahip değildir. Ama bu klasikleşmiş eserde sınırlı iktidar anlayışı, özgürlükçü bir anayasal düzenin nasıl olması gerektiği çarpıcı bir şekilde ortaya konmuştur. Eser bu özelliğinden dolayı devlete ilişkin her tartışmada neredeyse Aristo ve Platon kadar ve hatta onlardan daha fazla hatırlanır.

Türkçe okuyan siyaset meraklıları açısından benzer bir çalışmayı okuyucularla paylaşmak istiyorum. Eser Ortadoğu ve Latin coğrafyasındaki rejimler hakkında çok sayıda eser sahibi akademisyen David Landau’nun kaleminden çıkan “Suiistimalci Anayasacılık” adlı eserin adı bundan sonra sıkça duyulacak gibi görünüyor. Astana Yayınlarından İzzet Eroğlu’nun duru bir Türkçeyle okuyucuyla buluşturduğu kitap sanki son birkaç yıldır yaşadıklarımız başka örnekler üzerinden irdeliyor. Çeviri Landau’nun Türkçeye kazandırılan ilk eser özelliğinde.

Suistimalci Anayasacılık’ta kısa ama bir o kadar da çarpıcı tespitlere ve değerlendirmelere yer veriliyor. Çalışma oldukça güncel ve tanıdık olguları irdeliyor. İşlediği konu ise evrensel bir sorun hakkında. Anayasal usullerle iktidara gelenlerin yine mevcut anayasadan yararlanarak özgürlükçü ve demokratik rejimleri işlemez hale getirmeleri ustaca göz önüne serilmiş. Hitler Almanya’sı, Macaristan, Chavez ve Maduro Venezuela’sı, Kolombiya örneklerinin yanı sıra Türkiye örneği de ihmal edilmemiş.

Bir devletin sadece anayasaya sahip olması özgürlükler için yeterli garantiyi sağlamaya yetmez. Eserde de bu yönde bir tespit yer alıyor. Yazar anayasa metninin otoriter rejimler için de vazgeçilmez olduğunu veciz bir şekilde açıklıyor. “Askeri diktatörlüklerin klasik şeklinde bile, zannedildiği gibi, otokrasi ve anayasacılık birbirine karşıt değildir. Anayasacılık; iktidar gücünü kullanma ve yeniden düzenleme, meşruiyeti arttırması, önemli bürokratların kontrol edilmesi ve yabancı yatırımın çekilmesine yardımcı olması açısından otoriter rejimler için değerli olabilir.”

Anayasalı rejim ne demektir? Dünyada İngiltere yazılı anayasası olmayan en meşhur örnektir. Çin ve Kuzey Kore dahil olmak üzere yazılı anayasası olmayan devlet hemen hemen yok. Otoriterler anayasalı bir rejimde toplumu ikna etmek ve baskısını meşrulaştırmak için anayasa metnini bir araç olarak kullanırlar.

Landau’nun eserinde de anayasanın suistimal edilmesi masaya yatırılmış. Eserde bu sorunun cevabı, anayasanın kötüye kullanılmasının nedenleri irdelenmektedir. Bu bağlamda demokratik bir rejimden söz etmeyi anlamsızlaştıracak olgular ortaya konmaktadır. Bu rejimlerde “seçim” vardır. Ancak seçimde iktidarı elinde tutan ekip devlet gücünü ve parasını kullanır. İktidarla yarışanlar ise seçimde başarı şansına çok az sahiptir. Öyle ki tesadüfler bile iktidar değişmesine izin vermez. Çünkü “iktidarın el değiştirmesini isteyenler, sistematik bir şekilde birçok araçla kuşatılmıştır”. Landau bu tabloyu diğer siyaset bilimcilerinin kavramsallaştırması üzerinden de açıklar. Seçimlerin görünürde, yasak savmak kabilinden yapıldığı bu rejimleri “seçim otokrasileri” ya da “rekabetçi otoriter” olarak isimlendirir.

Seçim otokrasilerinde seçimler yapılır. Çünkü hem dış dünyaya karşı hem de “içeride” haddini bilmeyenleri tepelemek için biçimsel bir dayanağa ihtiyaç vardır. Eşit şartlarda cereyan etmeyen seçimler otokrat iktidar için bir nevi can simidi işlevi görür. İktidar sahipleri önceden dizayn ettikleri seçim sonuçları üzerinden muhalefeti halk ya da millet düşmanı ilan etmekte tereddüt etmezler.

Anayasayı suiistimal eden iktidar anlayışı iktidar değişimine yol açabilecek her türlü olasılığa karşı tedbirlidir. Bu amaçla  yazarın deyişiyle “medyanın hükümet tarafından kontrolü, muhalefete mensup siyasetçiler ve çalışanlarının taciz edilmesi, devletin kayırma imkanlarının oyları elde etmek için kullanımı ve bazı hallerde seçimlerde hile” yapılır.  Ancak otokratik iktidar sahipleri bunlarla da yetinmez. İktidarda kalmak bir ölüm kalım meselesidir. Bu nedenle anayasalı düzende “siyasi aktörleri kontrol etmesi için var olan iç denetim mekanizmaları” yok edilir veya işlemez hale sokulur. Yazar bu bağlamda çapıcı tespitler yapmaktadır. Buna göre “iktidar, mahkemeler, ombudsmanlar, başsavcılık ve tüm seçim komisyonları gibi kurumları kontrol etmeye” aşırı duyarlıdır. Normal bir demokratik anayasal sistemde iktidarı denetlemekle görevli ve “bağımsız” çalışması gereken kurumların hepsinin öncelikli görevi iktidarın “siyasi projelerine” hizmet etmektir. Türk okuyucusu bu olguları “parti devlet” olarak bilmektedir.

Türkiye’de tek parti dönemindeki yarı sivil iktidar anlayışı ile günümüzdeki dini kurumların desteğine dayalı yeni Türkiye yönetim anlayışı bir noktada buluşmaktadır: Hem CHP önderliğindeki tek parti iktidarı hem de tek parti hakimiyetinin söz konusu olduğu diğer dönemlerde anayasanın üstünlüğü sıkça tartışmalı duruma düşmüştür. Yani anayasal rejim bir “anayasalı rejime”, devletin özgürlüklere ve hukuka saygı duyma gereği hissetmediği bir yönetim anlayışına dönüşmüştür. Landau’nun cep kitabı boyutundaki veciz eserini okurken içinde bulunduğumuz keyfi yönetim ortamını biraz daha derinden ve üzüntüyle hissettim.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir