(02.04.2017) Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde bir hükümdar varmış. Bu hükümdar atını çook mu çok severmiş. Etrafına “her kim atımın öldüğünü söylerse kellesini vururum” diye buyruk salarmış. Gün gelip hükümdarın atı ölmüş. Saray ileri gelenleri aralarında bu haberi hükümdarlarına nasıl vereceklerine bir türlü karar verememişler. Masal bu ya, bu sırada, tam da Keloğlan sarayın önünden geçiyormuş. Tartışmaya katılan Keloğlan, haberi hükümdara iletme işini üstlenmiş. Derken Keloğlan huzura kabul edildiğinde hükümdara “haşmetlim atınız nallarını havaya dikmiş” deyivermiş. Hükümdar telaşla “yoksa atım öldü mü?” diye hayıflanmış. Keloğlan “hükümdarım ben öyle bir şey demedim, siz söylediniz” diye lafı gediğine oturtuvermiş.

Son bir haftadan beri 16 Nisan’da referanduma götürülecek Türk Tipi demeyelim ama Türkiye siyasetine özgü başkanlık modeli paketinde bir tartışmadır aldı başını gidiyor. Pakette “fesih” dendi mi denmedi mi tartışması zaman kaybından başka bir anlam taşımıyor. Kemal Gözler Hoca bu tartışmanın ne derece lüzumsuz ve anlamsız olduğunu (arzu edenlerin okumaları için adresi belirtiyorum: http://www.anayasa.gen.tr/fesih-yenileme.html ) veciz bir şekilde ortaya koydu.

Anayasa değişikliği paketinde “fesih” mi “seçimleri yenilemek mi” yer alıyor tartışmasına bilhassa anayasa hukukçularımız sessiz kalıyorlar. Bunun iki nedeni olabilir: İlk sebep olarak tartışmanın “incir çekirdeğini dolduracak” bilimsel bir değerinin olmamasından kaynaklandığı düşünülebilir. Gerçekten de aslında hem fesih hem de seçimlerin yenilenmesinde mevcut yasama meclisi üyelerinin seçimle yeniden belirlenmesi söz konusudur. Yani aynı durum tek bir kavramla ya da bir isim tamamlaması ile ifade edilebilir. Bu denli basit bir tartışmanın başını alıp gitmesi yapay gündemden başka bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden de değerli anayasa uzmanları bu tartışmaya katılmaya gerek görmemişlerdir denebilir. Akla gelen ikinci bir sebep olarak Ülkemizde halk oylaması öncesi egemen olan sözüm ona “özgür ve çoğulcu atmosfer” gösterilebilir. Bütün televizyon ekranları anayasa hukukçusu olmamak koşuluyla profesör ünvanlı “her konudan anlar” akademisyenler ve “kasaba avukatları” işgal edilmiş durumdadır. Her ne kadar bazen “ezberlediklerini” hatırlamakta zorlansalar da körün fili tarif etmesi kadar anayasa paketine değindiklerini sanıyorlar.

Bir ilahiyat profesörü geçenlerde hayır oyu verenlere “zımmi” muamelesi yapmayı tavsiye etti. Zımmilik nedir? İslam egemenliği altında yaşayan gayri Müslimlerin ödeyecekleri vergi karşılığında hayatlarının ve mallarının devletçe korunmasıdır. Zımmilerin devlet yönetimine karışmaları söz konusu olamaz! Acaba bu değerli Hocamız bunu mu ihsas etmek istedi? Yani “oturun oturduğunuz yerde, yaşamanız bile büyük kazanç” mı demek istedi? Topluma bu denli yazık edilir mi? Kur’an’ı sadece bu Hocamız mı okuyup yorumlamaya yetkilidir?

İlahiyat alanında bir şöhret sahibi olmak Müslümanları “gayri Müslim” olarak nitelemeyi meşru hale getirmez. Müslümanlıktan başka bir dine geçmenin İslam hukukunda ne denli ağır ve aşağılayıcı karşılandığını en iyi ilahiyatçılar bilir. Din adamlarının bu şekilde hiç kimsenin inancı üzerinde fetva vermeye yetkili olduğu kabul edilemez. Bu bir aymazlıktır. Anketlerde neredeyse evet ve hayır oylarının birbirine yakın olduğu ifade ediliyor. Hangi ilahiyatçı kendini Türkiye’nin yarıya yakınını bu şekilde hak etmeyen bir sınıflama yapmaya yetkili görebilir? İslam dinini bu denli alelade siyasi tartışmalarda araçsallaştırmak doğru mudur? İlahiyatçılarımızın bu yanlışa karşı fikir beyan etmek için Mars’ta yeniden eğitim almaları mı gerekiyor? Doğrusu toplumu ayrıştırıcı yaklaşımları hiçbir din adamına yakıştırmak mümkün değil.  

Toplumumuz için belki yeni bir yönetim modeli değil ama bütün iktidarın tek elde toplanması anlayışını hayata geçirecek anayasa değişiklik paketini açıklamak için danışmanlar ekranlarda sıkça boy gösteriyorlar. Ben Cumhurbaşkanlığı danışmanlarının engin anayasa hukuku bilgilerinin bu tartışmaları sonlandıracak derecede yeterli olduğuna inanmak istiyorum. Eğer bu kanaatim yanlışsa son derece vahim bir durum var demektir.  

Öncelikle sayın danışmanların kendilerini kahvehane üslubundan kurtarmalarını hatırlatmak isterim. Yani akademik unvan sahibi olmak “bana göre böyle” diyerek cevap vermekten sıyrılma hakkı vermez. Birçoğunu yakından tanıdığım bu arkadaşlar bazen anayasa paketinde her derde devanın mevcut olduğunu iddia edecek kadar bulutların üstüne savruluyorlar. Geçenlerde bir danışman yeni anayasa paketinde “zorunlu askerliğin kaldırılması da var” diyerek bir nevi uçuşa geçti. Anayasa değişikliğini defalarca okudum ama zorunlu askerliğin kaldırılmasına ilişkin bir şey göremedim. Çocukları askere gidecek olan ailelerin duygularının bu şekilde istismar edilmesine üzülmemek elde değil. Özellikle “millet” olarak kafaya alınmaya çalışılan gariban halk kesimini bu denli enayi yerine koymak hangi ahlak ve etik ilkesiyle bağdaşır?

Acaba diyorum Sayın Başbakanın, ABD büyükelçiliğinin Adil Öksüz’e vizesini iptal bilgisi vermek için telefon edildiği beyanında olduğu gibi anayasa paketinde zorunlu askerliğin kaldırıldığı söyleniyor ama bu, pek inandırıcı değil “yersen” mi demek lazım! Bu halkın zekâ düzeyi bu kadar düşük mü sanılıyor?

Anayasa değişikliği paketi bize keyfi bir yönetim vaat ediyor. Bunu kendi aralarındaki konuşmalarda herkes böyle anlıyor. Hatta ekranda tekel kuran imtiyazlı şöhretlerin de bunu böyle okuduklarından eminim! Bu ne yaman bir çelişkidir? İçinde bulunduğumuz bu durum Tosya yöresi türkümüzdeki hiciv ile izah edilebilir:

 Manda yuva yapmış söğüt dalına,

Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?

Artık sayın danışmanlar bildikleri her şeyi bir yana bırakıp gözümüzün içine baka baka dünyanın düz bir tepsi üzerinde ya da bir “kızıl öküzün boynuzları üstünde” olduğunu da söyleseler şaşırmayacağım! Çünkü içeriğe girdikleri anda vücut dili devreye giriyor.

Ekran şöhretleri medeni cesaret gösterip boş ekrana tek başına konuşmak yerine karşılarına konu hakkında fikir sahibi, alternatif görüşleri de olan birileri ile karşı karşıya gelmeyi göze alabilirler mi? Hani o hep dilden düşürülmeyen demokraside “çoğulculuk” diye bir terim de var.

Tek taraflı propagandaya dayalı demokrasi anlayışı, demokrasiyle ancak Goebbels ya da Hugo Chavez kadar ilgili olabilir! Goebbels çok iyi bir propaganda uzmanıydı. O kadar ki Alman halkı Hitler intihar edinceye kadar zafer kazanacağı hayaliyle yaşadı. Chavez de basında çoğulculuğu, düşünce özgürlüğünü nifak ve ayrılık sebebi olarak görüyordu. Aydınlarımızın ve sözüm ona akademisyenlerimizin bu denli bir gaflet ve dalalet içinde olmayacaklarına inanıyorum.

Son söz: Türk halkı medeniyetler kurmuş bir imparatorluk toplumudur. Bu arif halk, kendisinin bu denli hafife alınmasını fark edecek olgunluğa fazlasıyla sahiptir.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir