Türkiye’de daha 2005’lerde bütün televizyon ekranlarında demokrasiden, şeffaf ve hesap verebilen, alacağı kararlarda yönetme yetkisini borçlu olduğu halk ile istişarenin ülke için vazgeçilmez olduğundan söz edilmekteydi. Bu konuşulanlar doğruydu. Ancak günümüzde bu söylemlerin zamansal modaya göre dile getirildiğini düşündürecek ciddi bulguların varlığı çıplak bir gerçeklik olarak ortada duruyor.

Dürüst olmak gerekirse aradan geçen on yıl içinde birçok şey değişti. Örneğin yöneticilerin kararlarına ya da projelerine itirazda bulunanlar, eleştirenler, derhal hain veya satılmış damgası yiyebiliyor. Doğrusu bunu hak ettiğimizi düşünmüyorum.

Sureti haktan görünüp insanların kutsal duygularını sömürerek ülke yönetimini gizlice ele geçirmeye çalışanlar bu toplumun kimliğini harap ettiler, demokratik kazanımlarının kaybolup gitmesine, bir kaos ortamının doğmasına neden oldular. Onlar hizmet ettikleri efendilerinin talimatlarını harfiyen yerine getirmiş görünüyorlar.

Bu toplumun birer üyesi olarak içine düştüğümüz tanımlanması güç durumdan çıkış yollarını bulmalıyız. Toplumsal sorunların en kolay demokrasi ve hukukun üstünlüğüne sadık kalarak çözüldüğünü biliyoruz. Çünkü bu toplumlar kendilerini ilgilendiren hemen her şeyi aralarında ve basın yoluyla, gerekirse siyasi iktidar ve siyasi muhalefetle iletişim kurarak en doğru çözümü barışçı yöntemlerle buluyorlar. Bunu en çok da geleceğimiz olan gençler için yapmak zorundayız. Ya da yeni rejimin adını koymak ama bunu demokrasi veya hukuk devletiyle ilişkilendirmeksizin yapmak gerekiyor. Çünkü bu tarz ötekileştirme ve dışlama anlayışına normal bir demokraside asla yer yoktur.

Bu yazımızda yadırganmamayı umarak politik alanın tümüyle dışında ama geleceğimizi yakından ilgilendiren bir konu hakkında, gündemde olan üniversitelerin bölünmesi hakkında görüşlerimizi paylaşmak istiyorum. Uzun yıllar üniversitelerimizin yönetim ve denetim mekanizmalarını yakından gözlemleme, bizzat bu kurumların geliştirilmesi için yürütülen çalışmaların içinde yer alan ya da önerilerde bulunan biri olarak kendimi buna ehliyetli görüyorum.

İstanbul ve Gazi üniversitelerinin de aralarında bulunduğu on üniversite bölünüyor. Öncelikle Ülkemizin en eski üniversitesi olan İstanbul Üniversitesinin bir dünya markası olduğunda kuşku yoktur. İstanbul Üniversitesi imparatorluk dönemine kadar uzanıyor. Gazi Üniversitesi de 1981’den beri bağımsız adıyla faaliyette bulunan ve dünya sıralamalarında yer bulan üniversitemizdir. İstanbul adı çok önemlidir. Bundan dolayı İstanbul’daki vakıf üniversiteleri ya kurulurken veya sonradan isimlerine İstanbul adını ekletmeye özen gösteriyorlar. Bunu yaparak İstanbul şehrinin dünya çapında şöhretinden faydalanmak yoluna gidiyorlar. Yaptıkları son derece akılcıdır. Çünkü bir üniversitenin marka haline gelmesi ortalama 40 yıllık bir çaba gerektiriyor. Akılcı olmayan marka haline gelen üniversitelerin birimlerini ayırarak hem bu üniversitelerin akademisyenlerini hem de öğrencilerini bilinmeyen adeta bir çölde kendi başlarına bırakmaktır. Türkiye’de ilk ve orta öğretimde hiçbir standart tutturulamadığı gibi üniversiteler de böylece günlük sıradan işler gibi belirsizleştirilmektedir. Bu durum Ülke geleceğine bilimin katkı yapmasına hizmet etmeyecek, üniversiteleri sıradanlaştıracaktır.

Öncelikle İstanbul, Gazi, Selçuk gibi üniversiteleri tercih eden öğrenciler bu üniversitelerin tanınırlıklarından dolayı bunu yapmışlardır. Bu nedenle gençlere yapılan bu değişikliğin nedenini birileri çıkıp açıklamalı. Gerçi Yükseköğretim Kurulu bu duruma öğrenci sayısının fazlalığı gibi bir gerekçe dile getirdi. Ancak kontenjanlara karar veren kurum bizzat YÖK’tür.  Bu nedenle gençlerin hayallerini yıkan böyle bir adım hala açıklanmaya muhtaçtır.

Biraz benzer uygulamalara bakalım. Avrupa’da birçok üniversitenin adında dini şahsiyetler vardır. Bu şekilde isimlendirilen üniversitelerin en az 1000 yıllık bir geçmişleri vardır. Bu duurm anlaşılabilir. Çünkü Avrupa’da üniversiteler zaten kiliseler bünyesinde doğmuştur. Üniversitelerde seküler eğitime başlanması kilise-devlet ayrışmasından sonraya yani 500 yıl öncesine denk gelir. Amacım bu gelişmeleri aktarmak değil, ancak dini şahsiyetlerin adıyla üniversite nasıl kurulmuş bu bağlamda zihinlerde belirecek soruları aydınlatmak istedim.

Üniversiteler bölünemez mi? Elbette bölünebilir ve bunun farklı gerekçeleri olabilir. Ama hedef toplumsal yararın arttırılması olmalıdır. Yine örnek aldığımız için Avrupa devletlerinde üniversitelere nasıl bölünüyor ona bakalım. Paris Sorbonne Üniversitesi bir, iki şeklinde numaralandırılarak hem tanınma sorunu aşılmış hem de öğrencilerin Sorbonne mezunu olma yönündeki beklentileri karşılanmış olmaktadır. İnternette kısa bir araştırma yapılırsa bölünerek yeni adlarla üniversiteden mezun olanların ne kadar büyük güçlüklerle karşılaştıkları hemen görülecektir.

Konuyu politik bir alan olarak görmemek gerekir. Bu bağlamda hem iktidarın hem de muhalefetin akılcı bir uzlaşmaya varabileceklerini ümit etmek istiyorum.

Bazı hususlara dikkat çekmek isterim. Yeni kurulan üniversitenin kendisi bile akademik alanlarda akreditasyon için en az 15 yıl dil dökmesi çaba harcaması gerekecek. Bölünerek yeni kurulan üniversiteler aynı zamanda kaynak israfına da yol açmaktadır. TÜBİTAK projesiyle aldığı laboratuvar araçlarını kendi kürsü arkadaşlarına bile kullandırtmayan bir insan yapımız var. Böylece birbirinin aynısı belki de karşı caddede kurulan laboratuvarlar için yapılan harcamalar sadece ithalatçılar için bir kazanç anlamına gelecektir.

TBMM deki siyasi parti grupları özellikle marka haline gelen üniversitelerin öğrencilerinin ve mezunlarının bu konuda nasıl düşündüklerini en azından merak etmeleri gerekir. Her zaman tekrar ettiğim gibi bozmak kolay, inşa etmek zordur ve ciddi emek ister. Markalaşmak dünyanın en zor işlerinden biri. Hele devlet üniversiteleri için daha da zor. Çünkü tanıtım gibi bir harcama yapamazlar.

Gazi Üniversitesinin oldukça az tercih alabilen fakültelerle sınırlı bir üniversiteye dönüştürülmesi, ismine duyulan ilgiden mi kaynaklanmaktadır? Bir ülkenin kurucusunun adını taşıyan bir üniversite sadece kendi mahallesinde bilinen bir kurum olmaya niçin mahkum edilir? Getirilmek istenen Hacı Bayram Veli adı daha önce bilimle bağlantılı bir şekilde hiç gündeme gelmiş midir? Mesela o, adına anlatılan menkıbeler dışında bilimsel manada bir incelemeye konu olmuş mudur? Bütün bu sorulara dürüstçe cevap verebilmek için özgür bir basın ve tartışma ortamına gereksinim var.

Hem İstanbul hem de Gazi Üniversitesinin anlı şanlı hocalarının suskunluğunun öğrencilerimizce bir onaylama şeklinde anlaşılmadığını söylemek bir kehanet değildir. Kimse iş ararken izahta bulunmak zorunda kalacağı ismi duyulmamış bir üniversiteden mezun olmak istemez. Ama adında İstanbul ya da Gazi Üniversitesi ifadesi olan ama idari bakımdan bölünmüş bir üniversite mezunu olmaktan rahatsızlık da duymaz.

Öğrencilerimize hem siyasetin hem de idarecilerin bir açıklama yapma yükümlülükleri var. Bırakın mezunların içinde bulunduğu ölüm sessizliğini ama hayallerini yıkmak üzere olduğumuz gençlere bir açıklama ve hatta özür borcumuz yok mudur? Biraz ama birazcık sağduyu ve adalet lütfen! Gençleri de kendimize benzetmemek için!

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir