(30.01.2020) Bugün twitter üzerinden bir test sorusu paylaşımı üzerinden şahsıma dönük bir linç kampanyası devreye girdi. Paylaşımın konusu bir vakıf üniversitesinde borçlar hukuku dersinde sorulan bir test sorusuydu. Test sorusu öğrencilerin öğrenim gördükleri şehre ilişkindi. Soru borçlar genel hukukuna değil genel kültüre dönüktü. Soruyu soran öğretim Üyesi Prof. Dr. Şahin AKINCI idi. Yaptığım paylaşım üzerine yapılan yorumlarda benim Şahin Hocaya haksızlık ettiğim yönünde yorumlar ağırlıklıydı. Öncelikle şahsi dostluğum da bulunan Şahin Hocayı üzmeyi asla istemedim. O da beni üzmeyi hiçbir zaman istememiştir diye düşünüyorum. Tartışmanın onun üzerinden patlak vermesi bir talihsizliktir. Onun değerli bir akademisyen olduğu konusunda tereddüdüm yok. Şahin Hocanın öğrencilerinin nezaket çerçevesinde tepkilerini de anlayışla karşılıyorum. Fakat üzücü olan kimsenin, yasal açıdan vakıf diye isimlendirilen ama gerçekte Şahin Hoca gibi değerli akademisyenleri bile çocuk oyuncağı sorular sormak zorunda bırakan özel üniversitelerin içinde bulunduğu anlayışı konuşmaya cesaret edememesidir. Konu genel kültür gibi gerekçelerle geçiştirilemeyecek kadar ciddidir!

Sosyal medya linçine uğrayacağımı da bilmeme rağmen özel üniversitelerin eğitim konusunda içinde bulundukları durum hakkında hukuk fakülteleri üzerinden bir değerlendirme yapmak yararlı olacaktır. Devlet üniversitelerindeki hukuk fakültelerinin durumu ve eğitim kalitesini ayrı bir makalemde ele alacağımı okuyucularıma buradan duyurmuş olayım.

Yedi yıl süreyle YÖK’te yaptığım görev nedeniyle bütün üniversiteleri yakından tanıyan biri olarak burada yapacağım değerlendirmenin yetkili ve ilgili kurumlar açısından da dostça bir uyarı olarak algılanmasını diliyorum. Amacım herhangi bir üniversiteyi karalamak değildir. Koç, Bilkent, Başkent, Bilgi, Atılım, Özyeğin, Çankaya gibi üniversitelerin hukuk fakültelerinde eğitime ciddi önem verilir. Belki burada unuttuğum başkaları da olabilir. Buradaki değerlendirme ve eleştirilerim onlara dönük değildir. Onlar her türlü takdiri hak etmektedir.  

Öncelikle belirtelim ki hukuk fakültesi açmak vakıf üniversiteleri için en kârlı olanıdır. Çünkü bir tabela ve sekiz hoca yeterlidir. Hiçbir laboratuvar, derslik ya da alt yapı yatırımına gerek olmaksızın açılan bu fakültelere yüzlerce öğrenci alınır. Hocaların maaşları dışında fazlaca bir maliyet de söz konusu değildir.

Öte yandan öğrencilerin yararlanabilecekleri kütüphane gibi araştırma mekanları ise genellikle yetersizdir. Örneğin onbin öğrencisi olan bir üniversitede 250 kişilik bir kütüphanenin buralarda yürütülen eğitimin kalitesi hakkında fikir vereceğini umuyorum. Bu kurumlarda öğrenim gören öğrencilerin velilerinin de gerçeklerden haberdar olmaya hakları olduğuna inanıyorum. Özel üniversiteler reklam ve tanıtım adı altında elde ettikleri gelirleri üniversite sahibine aktarmaktadır. Gelirlerin zorunlu maliyetler dışında neredeyse tamamında durum budur. İlginç olan bu aktarılan miktarların yüzde biri bile eğitim öğretimin kalitesi için ayrılmaz. Binaların duvarları hemen her yıl boyanır. Ama bu binalarda araştırma amaçlı fazlaca bir harcama yapılmaz.

2012 yılında benim öncülüğümde (o zaman YÖK Denetleme Kurulu başkanıydım) vakıf (özel) üniversitelerin araştırma ve geliştirme için kaynak ayırıp ayırmadıkları ve öğrencilere dönük kütüphanelere ayrılan kaynak durumunu ölçmek amacıyla denetim ölçütleri geliştirildi. Özel üniversiteler kısa sürede bu konuyu şikayet için cumhurbaşkanlığı makamına kadar taşıdılar. Zamanın milli eğitim bakanı beni bizzat makamına davet ederek “bu üniversiteler kamu kaynağı kullanmıyorlar neden kâr elde etmelerinden rahatsız oluyorsunuz” diye üst perdeden tehditvari konuşmalar yaptı. Yani kâr amacı gütmemesi gereken kurumların çoğunun aslında birer ticarethane gibi işletildiğinden siyasetçiler de yeterince haberdardı. Eğitim kalitesi düşük her özelin sıkı birer iş takipçisi siyasetçisi olduğunu YÖK dahil bütün ilgilerin bilgi sahibi olduklarını söylemeye gerek bile görmüyorum.

2015 yılında bir büyük şehrimizde yaptığımız denetim ve izleme faaliyeti sırasında üç personel çalıştırılan bir kütüphaneye bir yıl boyunca sadece üç kitap satın alındığını gördüm. Yine İstanbul’da bir (özel) hukuk fakültesinin kütüphanesinde en yeni kitabın beş yıl önce yayınlanan birkaç nüshayla sınırlı olduğunu bizatihi gözlemledim. Kurumun cevabı tatmin ediciydi! İstanbul’da zaten yeterince kütüphane bulunduğu için yeni kitap alınmasına gerek olmadığı cevabı verdiler! Burada değindiklerim dershane ya da ticari işletme mantığının egemen olduğu yerlerde yaygındır. İşin uzmanları –cesaretleri varsa- beni teyit edeceklerdir.

Yasal olarak vakıf, gerçekte özel girişimci mantığı ile işletilen hukuk fakültelerinde eğitim kalitesi başka ciddi sorunları da bünyesinde barındırmaktadır. Denetimler sırasında rastgele yöntemle öğrencilerle de iletişim kurup onların aldıkları eğitimden memnun olup olmadıklarını ölçme amaçlı araştırmalar yapılmaktaydı. Görev yaptığım yedi yıl boyunca birçok özelde derslerin düzenli yapılmadığını, öğrencilerin örneğin idare hukuku gibi bir dersten bile yirmibeş (25) sayfalık notlardan sınava girdikleri ve soruların da yıllardır değişmediği, hatta ders notunda bunların işaretli oldukları yönünde beyanlar oldu. Bu kurumlarda öğrenim gören öğrenciler notlarının iyi olmasına bakıp aldanmamalıdırlar. Gerçeklerle çok geç değil avukatlık stajında karşılaşacaklardır. Hocalar ve herkes öğrencilerimize karşı dürüst davranmakla yükümlüdür!  Aslında burada ifade ettiklerim buz dağının sadece görünen yüzüdür.

En az kırk beş öğretim üyesine ihtiyaç duyulan bir hukuk fakültesinde sekiz on akademisyenle eğitim öğretim yapmanın kalite açısından ne demek olduğunu tartışmaya gerek görmüyorum. Aslında Türkiye genelinde açılan yüz otuz dört (134) hukuk fakültesi, eğitimde bir kalite yakalanmasını imkânsızlaştımıştır. Özellerin öğrenciyi altın yumurtlayan tavuk gibi görmesi dönemi de –şayet uygulanabilirse- mesleğe giriş sınavlarının başlayacağı 2023 yılından itibaren zor bir sürece girecektir. Bu nedenle özel üniversitelerin hukuk fakültelerinde eğitim öğretim kalitesine önem verilmesi hem bu kurumların geleceği ama daha da önemlisi Türkiye’de hukukçuların mesleği yetkinliği açısından hayati önem taşıdığını not etmek isterim. Fakat meslek giriş sınavlarının özel üniversitelere rağmen uygulamaya geçirilmesinin mümkün olmadığını da iddia ediyorum. Zira daha önce Avukatlık kanununda bu yönde düzenleme yapıldı. Ama bir gece yarısı tek cümlelik bir kanun değişikliği ile sınavlar kaldırılıverdi!  

Son sözüm şöyledir: Bünyesinde hukuk fakültesi bulunan vakıf üniversiteleri 2019 yılı içinde hukuk alanında kütüphanelerine kaç adet kitap aldıklarını, öğrencilerin ve bu fakültelerde görev yapan öğretim elemanlarının gerçekten yararlanabilecekleri –ücretli- kaç veri tabanına abone olduklarını ilan etmelerini öneriyorum!

Ayrıca bu yazıda yer verdiğim hususları onların istediği her platformda ve her düzeyde idareci veya akademisyenlerle kamusal alanda tartışmayı öneriyorum! Yakalanmışlık sendromuna gerek yok!

Hodri meydan!

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir