03.10.2017 Türkçe’mizin kendince ayrı bir derinliği ve güzelliği vardır. Anadolu’da bir fıkra anlatılır. Denir ki adamın birinin sakalından fare geçmiş. Bunu fark eden adamın yaptığı ilk iş makasla sakalını kesmek olmuş. Eşi “yıkaman yeterli, sakalını kesmeye gerek yoktu” diyerek durumdan hoşnutsuzluğunu dile getirmek istemiş. Adamın eşine cevabı “ben sakalımı kirlendiği için değil diğerlerine yol olmasın diye kesiyorum” demiş. Bu fıkra bana hep insanımızın yüzyıllar içinde edindiği engin tecrübeyi hatırlatır. Bu fıkra bize ne kadar basit olursa olsun kötü veya olumsuz bir işe izin vermenin bir süre sonra alışkanlık oluşturacağını ifade eden bilgece bir sözdür.

Bu fıkrayı 3 Ekim sabahı TRT 1 televizyon kanalında haber kuşağında bir röportajı izlerken yeniden hatırladım. Röportaj yaz saati uygulaması ile ilgiliydi. İnsanlara yaz saati uygulaması hakkında sorular sorulmuş olmalı ki herkes kış mevsiminde akşamları eve gün ışığında dönmenin faydalarını kısaca anlatıyordu. Bu durum bana namaza yaklaşmayın diyen şeyhi hatırlattı! Muhtemelen kimseye kış mevsiminde yaz saati uygulamasına göre işbaşı yaparken karanlıkta yürümenin kolay mı, zor mu olduğu sorulmamıştı. Nedense sabahleyin ilkokul çağındaki öğrencilerin sabahın alaca karanlığında uyanmakta ve okula gitmekte yaşadığı güçlüklere değinen olmadı. Oysa orta yaş gurubundan insanlar konuşturuluyordu. Röportaj yapılan herkes bekâr ise o başka bir gazeteci ustalığı olmalı!

Niyetim elbette fıkra anlatarak konuyu geçiştirmek değil. Bazı dönemlerde işe bir fıkrayla başlamak paratoner işlevi görür. Sözü Anayasa Mahkemesine getireceğim ama önce Danıştay’ın güncel bir kararını anmak istiyorum.

Mâlum, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Bakanlar Kurulunun 2016 yılı içinde aldığı yaz saati uygulamasını sürekli hale getiren kararın yürütmesini durdurdu. Kararın 1926’da yürürlüğe giren 697 sayılı Günün Yirmi Dört Saate Taksimine Dair Kanuna aykırılıktan dolayı verildiği anlaşılıyor. Kanun aslında tek maddeden ibarettir. Bu maddede “Griniç’e göre otuzuncu derecede bulunan boylam dairesi bütün Türkiye Cumhuriyeti saatleri için esas alınır. Ayrıca başlangıç ve bitiş tarihleri belirtilmek ve bir saati aşmamak şartıyla yaz saati uygulamaya Bakanlar Kurulu yetkilidir.” deniyor.

Danıştay diyor ki Bakanlar Kurulu bu kanuna aykırı bir yetki kullanarak hukuku çiğnemiştir. Ancak yaz saati uygulamasıyla ilgili olarak enerji bakanının Danıştay kararının önemli olmadığını, uygulamanın değiştirilmeyeceğine ilişkin bir demeci basında yer aldı. Bu beyan ister istemez imam -cemaat ilişkisine dair bir fıkrayı hatırlatsa da buna yer vermek benim açımdan adaba pek uygun değil. Bu nedenle konuyu geçiyorum. Ancak sormadan edemiyorum: Mahkeme kararını dikkate almayan bakanın hiyerarşik astı durumundakilerden bundan sonra verilecek mahkeme kararlarını ciddiye almalarını beklemek biraz saflık olmaz mı? Yoksa hukuk devletini aştık kanun devletini de beğenmeyip kişisel talimatların egemen olduğu erken dönem mutlakiyetine mi yelken açıyoruz?

Esasen 2014 yılında 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 28.maddesinde yer alan mahkeme kararlarının en geç 30 gün içinde yerine getirilmesine ilişkin kural, kamu görevlilerine ilişkin davalarda yürütmenin durdurulması süresi 2 yıla çıkarılmak istendi. Ayrıca idare mahkemesi kararını yerine getirmeyen yöneticiler aleyhine ceza soruşturması açılamayacağı kuralı getirilmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi her iki düzenlemeyi de hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkını engelleyeceği gerekçesiyle iptal etmişti. Bununla beraber Türkiye Büyük Millet Meclisinde 2014 yılındaki çoğunluğun mahkeme kararlarına uymak için gönülsüz olduğu çok açığa çıkmış oldu. Sayın bakan ise mahkeme kararının hiç uygulanmayacağını açıklamıştır.

Bu durum acaba “yabancı devletlerin hukuk sistemlerinde” nasıldır diye merak edenler olacaktır. Bir kere uygar bir toplumda, bir hukuk devletinde, mahkeme kararına uymama diye bir şeyden söz etmek izahı mümkün olmayan, garabetten öte bir şey değildir. Böyle bir durum ancak kabile devletinde normal karşılanabilir.

Sadece bir örnekle konuya açıklık kazandıralım: Alman hukuk sisteminde idare mahkemesince verilen bir kararın yerine getirilmesi için herhangi bir süre öngörülmüş değildir. Ancak Almanya’nın hukuk sisteminde mahkeme kararı, basından duyulduğu veya ilgilisi idareye haber verdiği andan itibaren yerine getirilir. Yani aynı gün!

Bu noktaya gelinmesinde Anayasa Mahkemesinin sorumluluğu olabilir mi? Anayasa Mahkemesi, olağanüstü hale ilişkin 2016 yılında verdiği kararla OHAL zamanında çıkarılan kanun hükmünde kararnameleri denetlemeye anayasanın 148.maddesinin OHAL süresince engel olduğu gibi garip bir karar vermiştir. Mahkeme, anayasanın 119.maddesinde olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerin ancak “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkarılabileceğini öngören kuralı görmezden gelmiştir. Oysa maddeleri arasında bir öncelik sonralık ilişkisi olmadığı da dikkate alınarak anayasa, bir bütün olarak yorumlanmalıydı. Olağanüstü hal kararnamelerinin hiçbir şekilde denetlenemeyeceğini söyleyen Anayasa Mahkemesi 119.maddeden daha önemli bir kuralı da göz ardı ederek anayasa ihlallerinin önünü açmıştır. Mahkeme anayasanın 2.maddesindeki “hukuk devleti” ilkesinin değiştirilemeyeceğine ilişkin emredici kuralı dikkate almayarak Türkiye’de anayasanın tümüyle askıya alındığı bir tablo ile karşı karşıya kalmasına yol açmak ve bir nevi tabuta son çiviyi çakma talihsizliğine uğramıştır. Bu nedenle Danıştay kararını yerine getirmeyi düşünmeme eğiliminin aynı zamanda hukuk devletine veda anlamına gelen günahı, sadece siyasetçilere yüklemek eksik bir değerlendirme olacaktır.

NOT: Adres belirtilmek koşuluyla makale serbestçe alıntılanabilir.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir