Uzun yıllarını Yükseköğretim Kurulunda geçirmiş az çok tecrübeli biri olarak her zaman kendime şu soruyu sordum: Bir üniversite, alt yapı ve insan kaynağını asgari kaç yılda belli bir seviyeye ulaşabilir? Elbette burada üniversitesinin kurulduğu şehir, bölge, kültürel özellikler, üniversitenin bütçesi gibi etkenler önemli rol oynar. Asıl zaman alan ise nitelikli akademisyen yani bilim insanlarının yetişmesi için geçen süredir. Bu süreyi hızlandırmak pek mümkün değildir. Lisansüstü öğrenim ortalama 9 yıl sürer. Bu verilerden hareketle akademik kariyere başlayanların hiç kayıp vermeden öğrenci yetiştirecek düzeye ulaşması için ortalama 10 yıl gerekir.

Üniversite, öğrenci yetiştirmenin yanı sıra bilimsel araştırma imkanları ve insan kaynağı ile saygın bir konum elde edebilir. Bu nedenle üniversiteyi binalardan ibaret saymak, herhalde müteahhit mantığına bile ters düşer. Bilinmelidir ki üniversite bir bilim kurumudur ve sadece bina dikmekle olacak bir iş değildir.

Peki bir üniversite ne kadar sürede marka haline gelir? Bu sorunun cevabı bölge düzeyinde, ülke bazında ve dünya bazında olmak üzere çok değişir. Ülkemiz açısından konuyu yakından irdeleyelim: Ölçüt uluslararası sıralamalarda ilk 500 üniversite içinde yer almak ise ODTÜ, İstanbul Teknik Üniversitesi, Boğaziçi elbette Gazi gibi üniversitelerimizin en az 50 yıllık bir geçmişleri olduğunu hatırlamak gerekir. Aslında ülke genelinde bilinen bir üniversite olmak için bile asgari 30 yıl zamana ihtiyaç vardır. Ancak isim vermeden rahatlıkla söyleyebilirim ki 40 yıldan beri faaliyet gösterdiği halde arzu ettiği konuma erişemeyen üniversitelerimiz olduğu gerçeğini de göz ardı etmeyelim. Bu anlamda olmamak koşulu ile üniversiteleşme sürecinin ne kadar yavaş ilerlediğine örnek olarak yaşadığımız şehirden Başkentimizde kurulan iki genç üniversiteden örnek vermek istiyorum.

Ankara’da Sosyal Bilimler Üniversitesi kurulduğu 2013’ten beri henüz öğrenci kabulüne dahi başlayabilmiş değildir. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi 2010 yılında kuruldu. Yöneticileri son derece profesyonel olmalarına, gecelerini gündüzlerine katmalarına, olağanüstü gayretlerine rağmen taşrada bu üniversitelerin devlet üniversitesi oldukları bile hala tam olarak anlaşılabilmiş değildir.

Bir üniversitenin marka değeri ne kadar zamanda sıfırlanır? Bu sorunun cevabı son derece basittir. Köklü bir üniversitenin bile adını değiştirirseniz o üniversiteyi bilimsel rekabette en sona itmiş olursunuz. Bunu o üniversitenin bilinen ve çok tercih edilen birimlerini başka bir üniversiteye aktararak da kolayca yapabilirsiniz. Ne yazık ki Gazi Üniversitesine bu yapılmak istenmektedir.

Bu soruları neden sorduğumu okuyucularla paylaşmak isterim. Esasen başlıktan da anlaşılacağı gibi Gazi Üniversitesi hakkında kamuoyuyla paylaşılmayan bir girişimi Türkiye kamuoyunun bilgisine sunmak hem bir yazar ve akademisyen olarak hem de Gazi ailesinin bir mensubu olmam nedeniyle zorunlu hale gelmiştir.

Bir ülkede bilim kurumlarının bölünmesi, kurulması veya kapatılması hakkında hangi kurum ya da makamların karar verecekleri bellidir. Ama bu işi ülkemizde bir dernek bile yapabiliyor. Biz böyle ilginç bir ülkeyiz. Gazi Üniversitesi gibi dünya sıralamasında yer alan saygın bir üniversitenin bölünmesi girişimi bir derneğin yaptığı yapılan başvuru sonucu ivme kazanmışa benziyor. Hem Ankaralıların hem de Gazi Üniversitesinden mezun 300.000 kişinin ve elbette onların ailelerinin bu dernek hakkında bilgi sahibi olmaları kamu yararına hizmet edecektir.

Dernek Ankaralılar ve Ankara’ya Hizmet Edenler adını taşıyor. Ankara’ya on binlerce öğrenciyi bünyesinde barındıran bir marka üniversitenin, fakültelerini bir başka üniversite bünyesine aktarılınca öğrencilerin koşa koşa burayı tercih edeceğini düşünmüş olmalılar.

Gazili öğrencilerimiz büyüklerine örnek olurcasına araştırmışlar bu nasıl bir dernektir diye. Önce bir kahvehane adresine ulaşmışlar. Fakat Tandoğan’da ofisini bulmuşlar nihayet. Galiba dernek başkanı yaşı epey ileri olsa da özel bir üniversitede siyaset okuyormuş. Bir yandan da kuyumculuk yaptığını öğrencilerimize söylemiş. Herhalde diplomasını alınca üniversitenin rektörü olmak da onun hakkı sayılmalı. Belki de Ankara Büyükşehir belediye başkanı olmak ister. Hatta hem başkan hem de bütçesini devletin karşıladığı bir üniversite sahibi olmak ister. Hatırlamakta yarar var; üniversite ile kuyumculuk işleri pek birbiriyle yakın organize işler değildir. Bu derneğin aidat ödeyen kaç üyesi vardır acaba? Daha doğrusu aidat ödeyen kaç üyesi var? Kamuoyuna açıklasalar da milyonları bulan Gazi Ailesi de ne kadar köklü bir STK ile karşı karşıya olduğunu öğrense! Gerçekte kim bu işin arkasında?

Bir dost hatırlatması: Kimsenin adını henüz yeni duyduğu bir üniversiteye çocuğunu göndermesini beklemek hayalcilik olur. Bu tarz bir davranış Ankara’ya hizmet değildir! Bu arada koltuk meraklısı bir profesörün rektörlük kapmak için kendi üniversitesini feda etmekte çok istekli, hatta bu esnaf derneği ile yakın dirsek teması içinde olacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. Her kimse! Delikanlıca ortaya çıkıp yapmak istediğini kamuoyu ile paylaşmalıdır. Dernek henüz böyle birini bulamamış da olabilir! Zira marka bir üniversiteye belki de isminden dolayı garezde bulunmak makul değildir. Bütün yetkilerin tek elde toplanması için sandığa gideceğimiz şu günlerde var olanı parçalamaya çalışmak trende de uygun gözükmüyor!

Gazi Üniversitesinin bu hak etmediği, hem mezunlarını hem de mevcut öğrencilerini derinden yaralayacak bu girişimi kimler başlatmıştır? İki milyonu bulan Gazi camiasını yetkililerden birinin aydınlatmasını beklemek çok mu aşırı bir istektir? Yoksa ülkemiz olağanüstü bir süreçten geçiyor, bunu düşünmenin sırası değil mi demek gerekiyor? Gazi Camiası milletin ayrılmaz bir parçası olduğuna göre ileri, standartları yüksek demokrasimizde bu sorunun cevabını beklemek hakkımız değil midir?

Bu konuda yazmaya devam edeceğiz…

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir