22.10.2017 Demokrasi siyaset biliminin en cazip terimlerinden biridir. Modern anayasal bir hukuk devletinde demokrasi toplum ile devlet yöneticileri arasında barışçı bir etkileşiminin bağlantı noktası olmuştur. Demokrasiyi vazgeçilmez bir karar alma yöntemi olarak kabul eden İngiltere, ABD gibi istikrarlı siyasi rejimler çoğunluğun azınlıkta kalanları ezmesine karşı etkili bir yargısal denetim mekanizması geliştirmişlerdir. Bu sayede toplumda farklı görüşlerin yaşam alanı bulması ve gelecekte iktidar olma şansının devamı hedeflenir. Açık toplum ya da çoğulculuk olarak da ifade edilen bu siyaset anlayışında azınlıktaki görüşü savunanlar da tıpkı çoğunluk gibi muteber kabul edilir.

Bilindiği gibi istikrarlı ve başarılı bir demokrasinin yaşama koşulları vardır ve onun başarısı hukukun üstünlüğüne bağlıdır. Özgür bir basın ile tarafsız ve bağımsız yargı, toplumsal huzur ve refahın vazgeçilmezidir. Bir de demokrasilere seçilenlerin, toplum önünde hesap vermekten gocunmamaları kaçınılmaz bir şart olarak kabul edilir. Şayet toplum seçtiğinin icraatlarını beğenmezse, seçimle onu değiştirme yoluna gider. Seçimle gelmek ölümcül bir savaşta devasa bir zafer kazanma olarak görülmediği gibi medeni bir toplumda seçimle gitmek de olgunlukla karşılanır. Seçimde bütün taraflar aynı şartlarda yarışırlar. İktidardan düşmek ölümcül bir son veya bir felaket olarak görülmez. Bu açıdan seçilenlerin hiçbiri de toplum için vazgeçilmez değildir.

Son günlerde Ankara, Bursa ve Balıkesir büyükşehir belediye başkanlarının görevi bırakması yönünde kamusal alanda sürüp giden kampanya bu bağlamda Türk toplumunun demokrasi anlayışı açısından aydınlatıcı olduğu gibi siyasal iktidarı kullananların demokrasiyi algılama biçimleri hakkında da faydalı bilgiler vermektedir.

Öncelikle; “kimse vazgeçilmez değildir” cümlesinin öznesi devlettir. Konusu ise bürokratlar, yani atanmışlardır. Bunun manası şudur: Atanmış hiç kimse devlet için vazgeçilmez değildir, bu nedenle oluşan ihtiyaca göre seçilmiş sivil iktidar bürokratları değiştirebilir. Okuyucularımıza küçük bir hatırlatma olsun diye ifade edelim; bu düşünce tarzı ABD siyaset bilimcileri arasında “ganimet sistemi” olarak da adlandırılır. Ganimet sisteminin özü iktidara gelen sivil iktidarın kendisi ile uyumlu bürokratları tercihe hakkı olduğudur. Ancak bu öğretiye görevden uzaklaştırma söz konusu olunca seçilmişlerin de dahil edilmesi Türk siyasetçilerinin politika bilimine mütevazı bir katkısı olacaktır diye kendimizi teselli edebiliriz.

Gelişmiş demokrasilerde seçilmişler kamuoyunu doğru aydınlatmakla yükümlü kabul edilir. Ayrıca hukukun ihlali varsa yargısal sorumluluk devreye girer. Seçilmiş siyasetçinin yaptığı tercihlerin isabetli olup olmadığına toplum karar verir. Konuyu Türk demokrasisi açısından değerlendirdiğimizde şöyle bir tablo ile karşıya kalmaktayız: Siyasi partiler kanunu gerçek bir demokrasi kurmaya elverişli özelliklerden yoksundur. Bu nedenle adaylar kapalı kapılar arkasında ve parti başkanınca neredeyse tek başına belirlenir. Böylece milletvekilleri adaylığı ve makamı parti başkanına borçlu olur. Bu durumu çok iyi bilen siyasi parti önderleri oligarşi ile sonuçlanan bu yasal durumu hiçbir zaman toplum önünde tartışmaya ya da tartışılmasına gerek duymazlar.

Siyasi partiler kanunundaki garipliğe rağmen bu durum belediye başkanlarında biraz daha farklı cereyan eder. Kent halkı bazen genel seçimlerde başka bir siyasi partiyi tercih etmesine rağmen başarılı belediye başkanının üyesi olduğu parti onun için birinci önemde olmayabilir.

Belediye başkan adayının mensubu olduğu siyasi partiden daha fazla oy alması olgusuna sıkça rastlanır. Şimdiye kadar Türk seçmeni bu noktada yerleşik demokrasilerdeki seçmenlerle paralel bir davranış sergilemiştir. Ankara’da yapılan son büyükşehir belediye başkanlığı seçiminde yaşanan gariplikler bir yana bırakılırsa seçimi Yüksek Seçim Kurulunca onaylanan bir belediye başkanı için yargısal nedenlerle veya seçim yoluyla görevden uzaklaştırılmak dışında bir görevden ayrılma usulü bulunmadığını da not edelim.

O halde neden seçilmiş büyükşehir belediye başkanlarından bazılarının görevden ayrılması yönünde bir tartışma patlak vermiştir? Türk siyasetçilerinin geçmişte atanmışlardan yakındıkları söylemleri şimdi de seçilmişlerin çok fena olduğu söylemine mi evrilmiştir? Eğer seçilmişler parti başkanının emri ile görevi bırakmak zorunda kalacaklarsa bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır? Böyle bir durumda kent halkının iradesini nereye koymak gerekir? Aslında sorunun cevabını herkes bilmektedir. Sözüm ona demokrasilerde seçilmiş olmak tamamen bir lütuftur, bu nedenle koltuktan kalkması istendiğinde buna direnmek yadırganır. Neyse ki Türkiye demokrasisi, Yüksek Seçim Kurulunun olağanüstü tarafsız davranışları sayesinde hala çok aşağı bir sınıfa savrulmamış durumdadır diyelim.

Belediye başkanları çoğu zaman kent halkınca şehre olan hizmetlerine göre değerlendirilir. Buna karşılık halkımız seçilmişlerin servetlerindeki artışa fazla önem vermez ve bu durumu iş yapmanın seçilmiş açısından doğal kazancı olarak görür. Hatta daha da ileri giderek siyasilerin servetini çekiştirmeyi gıybet sayar ve bundan özenle kaçınır. Neyse ki görevi bırakması istenen başkanlardan hiçbirine bu manada bir imada dahi bulunulmaması tek teselli kaynağıdır. Sözü edilen başkanların niçin görevi bırakmaları gerektiğinin toplumla paylaşılmasını beklemek Türkiye tarzı bir demokraside bile zihinlerde yoğun bir yer işgal etmektedir.

Biz Şubat 2017’de kaleme aldığımız Dört Kıtada Başkanlık Sistemi başlıklı kollektif eserimizde, perşembenin gelişini dürüstçe ortaya koymaya ve toplumu bilgilendirmeye çalışmıştık. Ancak bu noktada toplumumuzun Yüksek Seçim Kurulunun da katkılarıyla ortaya koyduğu iradeye saygı duymakla yükümlüyüz.

Özgür bir kamuoyu ile tarafsız ve bağımsız bir yargıdan yoksunluk başka nasıl bir sonuç doğurabilirdi? Kapalı bir devlet yönetimi anlayışının benimsendiği bir ülkede halkın tercihleri ancak muktediri hoşnut ederse değerli görülür. Çoğulcu kültürü hazmedemeyenler bir vesileyle seçimle gelmişse, bir daha gitmemek için her şeyi feda etmeye hazırdır. Bu durumu kardeş Arap ülkelerinde ve Türk devletlerinin bazılarında (istisnaları hatırlayamadığım için açıkça bu ileri demokrasilerin adlarını ne yazık ki ifade edemiyorum) görüyoruz.

Gelelim baştaki sorumuza: Görevi bırakması istenen başkanlar niçin kamuoyu önünde kendilerini anlatmaya cesaret etmek yerine “irade i külliye” gibi Abbasiler dönemindeki medreselerin özerk oldukları dönemlerde üretilen kavramlara sığınmak zorunda kalmaktadırlar? Onlar siyasetin terimlerinin en az 300 yıldır ilahiyat alanından seküler bir temele kaydığını bilmiyorlar mı? Bu noktada bazılarının “külliye” kavramını güncel kelimelerle karıştırmalarına ne demeli? En temel demokrasi sorunlarını bile sadece gazetecilerin tartışacağı bir konu olarak gören ve asla “gık” çıkarmayan akademiye ne demeli? Unutmayalım özgür bir tartışma ortamına ve hukukun üstünlüğüne herkes ihtiyaç duyacaktır. Bugün olmasa da yarın bu gerçek kendini hissettirecektir.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir