İçinde bulunduğumuz günlerde Türkiye, dikkatini içeriye yöneltmiş durumda. Bunun temel sebebi Türk Tipi Başkanlık modeline geçişi öngören halk oylaması. Ancak her ülke gibi bizim de gündemimiz sadece iç politika ile sınırlı değil.

Dikkatlerin içe dönük olması bazı fırsatçıları cesaretlendirmiş durumda. İngilizlerin hileli davranışı ve daha sonra zamanın Milletler Cemiyeti üzerinden yaptıkları kandırmaca ile kaybedilen Kerkük’te yeni bir statüko oluşturmaya dönük ciddi gelişmeler yaşanıyor. Bunlar iç politika hararetine kurban edilemeyecek kadar hayati önemde. Avrupalıların gündemi Türkiye ile dalaşmakla meşgul. Almanya, İsviçre, Hollanda, Avusturya basını şimdilik en önde olanlar.

Türkiye, tarihinde olmadığı kadar dışardan kuşatılmış durumda. Bu noktaya nasıl gelindi? Bu durumu biraz irdelemek gerekiyor. Otoriter devletlerle takışma tek adam kararı ile bir anda normale dönmüş izlenimi verebiliyor. Bazı gazetelerimizin Putin’i bizden biri diye ilan edesileri geliyordu. Ama durumun hiç de öyle olmadığı Rusya Federasyonunun Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmaları açıktan açığa desteklemeye devam ettiğinin basına yansımasıyla anlaşıldı. Burada durum hiç iç açıcı değil. Demokratik ülkelerle bozulan ilişkilerin tamiri daha uzun zamana ihtiyaç duyar.

SURİYE

Gelelim Suriye’ye. Hükumetin Suriye politikasındaki hatalarının tartışılması gerekirdi. Ancak anlaşılan gazetelerin yazı işleri müdürleri köşe yazarlarına bu konuda “ruhsat” vermedi. Onlar da etrafa rastgele saldırıp sudan konularda şamata çıkararak patronlarını rahatsız etmeme alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Oysa daha önce Irak’ın kuzeyinde oluşan yapının devamı hemen güney sınırımızda, Suriye’de adım adım inşa ediliyor. O çok önemsenen Millet bundan haberdar edilmiyor!

Bu noktaya nasıl geldik? Bu durumu bir sormak, en azından sorgulamak gerekmez mi? Tarih bilmemek, sadece çevirilerden öğrendiği uluslararası politika malumatıyla Şam’da birkaç hafta sonra Cuma namazı kılma hayali, Türk Milletinin ağır bir fatura ödemesine doğru hızla ilerliyor. Cumhuriyeti kuranlar bir imparatorluğu kaybetmenin verdiği derin üzüntüyle gerçekçi bir dış politika çizgisi belirlemeye çalışmışlardı. Şimdi onların ne kadar bilgece davrandıklarını hakkı teslim etmek adına itiraf etmek gerekiyor.

Kurucu kadrolar, bütün dünya ile savaşamayacaklarını gerçekçi bir şekilde bildikleri için mümkün olduğunca barışçı politikalara yönelmişlerdir. Oysa son yıllarda karar vericiler, Suriye’nin iç siyasi çekişmelerine müdahil olarak beğenilmeyen “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin ne denli büyük bir anlam taşıdığını yeniden öğrenmemizi sağladı. Demek ki hayalci politikaları yürütmek de bir yere kadar mümkün. Eskilerin Arap dünyasının iç kavgalarından uzak durmaları tesadüfi bir davranış değilmiş.

Dış politikada popülist söylemler iç siyasete göre daha ağır sonuçlar doğurur. Daha sınırlı ve dikkatli davranmamız gereken Suriye’nin iç karışıklığına bulaşmamız, öngörülemez hamlelere yol açtı ve bunlara gereken karşılık verilemedi. Türkiye Suriye’yi etkisi altına almasına karşı bütün düşman kardeşlerin bir araya geleceklerini öngöremedi. Gerçek şuydu: Türkiye söylemde ifade ettiklerini eylemde hayata geçirmekten oldukça uzaktı. Gücünüz varsa söylemeden de yapabilirsiniz her şeyi.

Suriye yönetimi, kendisine yakın bulmadığı üç milyonu aşkın bir nüfusu Türkiye’ye sürdü. Bu rakam Türkiye’nin demografik yapısını bile etkileyecek ölçüde büyük bir kitleyi ifade ediyor. Birazcık tarih merakı olsaydı Irak’ın, Kuveyt’e müdahil olmasına karşı nasıl bütün düşmanların kardeş haline geldikleri tahmin edilebilirdi. Bu tür radikal hamleler çok geniş bir değerlendirme sonrası yapılmalıydı. Ama olmadı. Şimdi uzun sürecek bir bedel ödeme sürecinin henüz başında olduğumuzu söylemek fazlasıyla incitici olsa da iyimser olmak için yeterli veri yok. Yüzlerce askerimizin hayatına mal olan Suriye macerası Türkiye’nin bütün iddialarından tek tek vazgeçeceği gibi bir ortama doğru evrilme sürecine girmiş gibi gözüküyor.

AVRUPA VE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

İç politika uğruna dış ilişkilerde tahripkâr davranışlar sergilenmesi, karmaşık sorunlara yol açıyor. Türkiye’nin Almanya, Hollanda, İsviçre, Avusturya basınının bir numaralı gündemi haline gelmesi, Amerika Birleşik Devletlerinin darbe lideri konumundaki sivillerle sıkı fıkı ilişkileri, Türkiye imajının Cumhurbaşkanının şahsı üzerinden bir karalama kampanyasına dönüşmesi, daha ciddi gelişmelere karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini gösteriyor. Batı dünyası karalama kampanyasını hedefe koyduğu ülkeler için tertipler. Son çeyrek yüzyılın Ortadoğu tarihini hatırlamak zihin açıcı olabilir.  

Gerçekçi olmamız gerekiyor. Kimse bizi sevmek zorunda değil. Zaten biz de kimseyi sevdiğimiz için ülkesel çıkarlarımızı feda etmiyoruz. Ancak diplomatik inceliğe dikkat etmemek menfaatlerimize zarar veriyor. Bizi yönetenlerin bu konuya daha fazla dikkat ve özen göstermesini beklemek hakkımız. Çünkü devlet adına irade ortaya koyan onlar. Her aklına geleni mikrofondan ilan etmek başımıza çok gaileler açmıştır, açmaya devam etmemelidir.

Avrupa’daki ırkçı çevreler Türk marketlerden alışveriş yapmama, Türk dönerciye gitmemek gibi kampanyaları şimdiden başlatmış durumdalar. Hatırlayalım; Avrupa’daki yurttaşlarımızın baskın bir çoğunluğu işçi ve esnaf durumundadır. Onların dışlanmasına yol açacak davranışlardan kaçınmak gerekiyor. Çifte vatandaşlığın kaldırılmasına yakın duran Angela Merkel’in Hristiyan Demokrat Partisi 26 Mart 2017 günü Saarland Eyaleti seçimlerinden %41 oy aldı. Merkel’in 24 Eylül 2017 genel seçimlerinde çifte vatandaşlığı kaldırmaya dönük adım atmayı vaat etmesi muhafazakâr Alman seçmenini fazlasıyla heyecanlandıracaktır. Bu durumda Almanya’dan Türkiye’ye dönük, yani tersine bir nüfus hareketi ile karşı karşıya kalma olasılığı gündeme gelebilecektir. Bu olasılığın önümüze yeni bir göç dalgasına dönüşmemesi için mutlaka bir şeyler yapmak gerekiyor.

En büyük Türk nüfusun yaşadığı Almanya’da gerçekleşebilecek bu tür olumsuz gelişmeler domino etkisi yapabilir. Neredeyse bütün tezleri çöken bir ülke haline nasıl geldik? Bunun muhasebesini bir gün bile gecikmeden yapmak gerekiyor. Kendi Ortaçağını yaşamakta olan Arap ülkelerine duyduğumuz ütopyayı bir yana bırakıp gerçekçiliğe dönmeliyiz. Onları dönüştüremedik, bari açmazlarını ithal etmeyelim. Türk kimliği ve tarihini iyi okumak ve anlamakla işe başlanmalı. Çünkü yapılan ve yapılacak ciddi hatalar sadece bugünü değil Türk Milletinin geleceğini de etkileyecektir.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir