27.10.2017 İç ve dış politikanın dinamiklerinde her zaman farklılıklar görülebilir. Dış politikaya ilişkin iddialaşmalar içeride seçmen gözünde sempati veya ilgi uyandırabilir. Ancak eşit statüdeki aktörler arasında cereyan eden uluslararası ilişkilerin kendine özgü gerçeklikleri ve gerekleri vardır. Devlet yöneticileri bu durumu göz ardı etmemekle basiretli davranmış olurlar.

Devletler dış politikalarında uzun dönemli ulusal çıkarlarına göre bir yol haritasına sahip olmak zorundadır. En azından ciddi devletlerde bu durum böyledir. Bu dediğimiz sıkça zikzak çizen devletler açısından geçerli olması beklenen şey değildir. Konuyu Türk dış politikası açısından irdeleyerek iç politika ile dış politikanın ne denli ayrı olmasının gözetildiğine kısaca değinmekte fayda var. Türkiye’nin Suriye politikasına bakalım: 2011’de sınır komşumuzda patlak veren iç karışıklıklar Esad Rejiminin kısa sürede çökeceği varsayımı üzerinden gidildi. Bu değerlendirme diplomasi bürokrasisinin katıldığı bir karar değildi. Türkiye bu ülkeye ilişkin bütün niyetlerini dünya kamuoyuna ilan ederek profesyonellikle ilgisi olmayan hayalci bir maceraya kapıldı.

Suriye konusunda çok da hesap yapılmadan girilen bu yol sayesinde şimdiye dek bütçeden harcanan 25 milyar dolar ve devlet politikası olarak milli kimliğin sembollerinden biri olan Süleyman Şah Türbesini sınırımızın yakınına taşımak zorunda kaldık. Ülkeye gelen sığınmacıların kayıtlarının ciddi tutulmaması, içeride yaşanan Ortadoğu tarzı canlı bomba saldırılarına zemin hazırladı. Ortaya çıkan bu vahim tabloya Kuzey Suriye’de şimdilerde bağımsız devlet kurmak için ABD desteğiyle seferber olanlara lojistik destek sağlamak gibi akıl ile izahı zor, Türkiye devletinin bütün önceki tezlerini yerle bir eden hatalar işlendi. Sonunda jeopolitik gerçeklik Türkiye’ye komşu devletlerin iç düzenini bozmanın ağır bedellerinin ne demek olduğunu öğretti. Böylece Irak ve Suriye’nin ülkesel bütünlüğünün önemi dış politikamızda yeniden ağırlık kazanmaya başladı.

Türkiye son yıllarda yürüttüğü “mikrofon diplomasisi” diye adlandırabileceğimiz, dış dünyada ciddiyet ve güvenilirliğe kalıcı hasarlar veren sonuçlarla tanışmaya başlamıştır. Bu sonuçlar sadece Irak ve Suriye ile yürütülen başlangıçtaki tutarsız ve gerçekçilikten uzak politikalarla sınırlı kalmayacak gibi görünmektedir. Alman vatandaşı insan hakları aktivistlerinin serbest bırakılmasıyla sonuçlanan gelişmeler Almanya ile yürütülen diplomatik bilek güreşinin de kaybedildiğini gösteriyor.

26 Ekim günü ülkelerine dönen Alman vatandaşı insan hakları aktivistleriyle davadaki gelişmeler baş döndürücü. Çünkü daha birkaç ay önce bu kişiler casusluk ve darbe destekçiliği gibi ciddi suçlamalar ile karşı karşıya idiler. Türk basını da bu büyük iddiaları kesin bir gerçek gibi kamuoyuna aktardılar. Şimdi ise bu kişiler ellerini kollarını sallayarak Almanya’ya döndüler. Yoksa savcılar mı ayrı bir hesap içindeler!

Bu somut durumda gerçeğin ne olduğu sorusuna cevap bulmak gerekiyor. Alman politikacıların Türkiye’yi siyasi rehinecilikle suçlamalarının Türkiye’nin dış dünyaya bakan görünümünü olumsuz etkilediği ve etkilemeye devam edeceğini tahmin etmek zor değil. Diğer yandan ülkelerine dönen “sanık”ların devletimizin en yetkili ağızlarının ifadeleriyle Türkiye aleyhine ciddi casusluk, ayaklanma çıkarmaya çalışmak gibi faaliyetler yürüttükleri iddialarıyla tutuklandıklarını hatırlayalım. Gerçi bir otelde mikrofon açık şekilde yapılan konuşmalarda hem de ev sahibi ülke rejimine karşı nasıl bir plan yapılabilir ya da böyle bir toplantı -varsayalım ki böyle bir şey doğru olsun- ne denli ciddiye alınabilir? Bunun değerlendirmesin ortalama bir zekâ ile yapmak çok da zor olmasa gerekir. Böyle bir iddia cidden varsa bunun takibinin yargı aracılığıyla yürütülmesi gerekmez miydi?

Demokratik bir ülkede iki devleti bir nevi soğuk savaşa sürükleyen olayların topluma izah edilmesi gerekir. Ama Türk toplumuna böyle bir açıklamada bulunma gereği durulup duyulmayacağını zaman gösterecektir. Bu konuda perde arkasında olup bitenler Alman basınında geniş bir şekilde yayınlanmaya başladı bile. Haber ve yorumlarda merkezi Köln’de bulunan Diyanet Türk İslam Birliği (DİTİB) mensubu görevliler hakkında Alman yargısı tarafından “yeterli delil yoksa ceza davası açılamaz” gerekçesiyle verilen takipsizlik kararına yollamada bulunuluyor. Yani eski başbakan Schröder üzerinden bir pazarlık durumu ciddi şekilde dile getiriliyor.

Devletler bazen bir takım adli görünümlü olaylarda karşılıklı restleşmelere girebilirler. Bazen bu tür olaylarda dolaylı uzlaşmalar da iyi bir çıkış yolu olabilir. Ne yazık ki Türkiye çok sayıda komplo davalarının açıldığı ve birden bire buharlaştığı bir ülke olarak epey ün sahibidir. Serbest bırakılan ve ülkelerine dönen aktivistlerle ilgili iddialar eğer gerçekten adli tespitlere dayansaydı böyle bir serbest kalma en azından daha fazla zaman alırdı. Eğer böyle bir iddia dava dosyasında yoksa? Bu durumu dillendirmek bile uzun dönemde Türkiye’nin hukuk kurallarının rastgele ve duruma göre uygulandığı bir üçüncü dünya ülkesi olduğunu gerekçelendirmede aleyhimize kullanılacak bir malzeme üretmiştir.

Serbest bırakılan Alman vatandaşları ve serbest bırakılacağı tahmin edilen tutuklu diğer on Almanya vatandaşı yine Almanya öncülüğünde başlatılan ve Türk vatandaşlarına Hollanda, Avusturya, Belçika gibi birçok Avrupa ülkesine seyahate vize verilmemesi uygulamasını durdurmaya yetecek midir? Keşke başka devletlerle girilen bilek güreşleri diplomatik inceliklere dikkat edilerek yürütülebilseydi.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir