(15.04.2017) Altmış günlük anayasa değişikliği propaganda sürecinin son gününde geriye baktığımızda demokrasi, hukuk devleti ve siyasal çoğulculuk açısından bir değerlendirme yapmak ve tarihe not düşmek, bir zorunluluk gibi gözükmektedir. Değişiklik paketinin içeriğine burada değinmeye artık gerek yoktur. Zaten altmış günlük propaganda dönemi boyunca değişiklik öngörülen anayasal düzenlemelerin içeriği hep göz ardı edildi.

Önce bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlayalım: 2014 Ağustos ayında cumhurbaşkanı ilk defa halk tarafından seçildi. Anayasada yetkileri zaten geniş olan mevcut cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, yasama-yürütme ilişkilerinde önceden yaşanmayan bazı bunalımlara yol açabileceği beklenen şeydi. Zira çifte meşruluk yani; hem cumhurbaşkanının hem de doğal olarak parlamentonun halk tarafından seçilmesi bir siyasi krize yol açabilirdi. Ancak böyle bir siyasi kriz normalde hükumetle cumhurbaşkanı arasında beklenebilirdi. Ancak durum farklı gelişti. Seçilen cumhurbaşkanı tek başına iktidardaki partinin genel başkanlığından geldiği için bir hükumet-cumhurbaşkanı restleşmesi yaşanmadı. Cumhurbaşkanı yetkilerini fiilen kısıtladığı bir başbakan atayarak fiilen cumhurbaşkanlığı ve hükümet başkanlığını birleştirdi. Bunun böyle olduğunu %49 oy alan başbakanı bir günde değiştirmesi ile gördük.

1982 anayasasında cumhurbaşkanı anayasal organların düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlamakla görevlidir. Bunun için cumhurbaşkanına tarafsız bir konum verilmiştir. Ancak Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra cumhurbaşkanının tarafsızlığını öngören anayasal hükümler fiilen rafa kalktı. Hukuken ne anlama geldiği açık bu durumun süreklilik kazanması parlamento içinde MHP’nin önerisi ile bugünkü anayasa değişikliği paketi ortaya çıkmış oldu. Siyasal kültürümüz fiilen anayasaya uygun davranmamayı değil anayasayı fiili duruma adapte etmeyi tercih etti. Bu durum artık anayasa metninin çok da anlam taşımadığı izlenimi vermektedir.

Propaganda süreci çoğulcu bir demokraside olması gerekenden son derece uzak ve düşük standartlı geçmiştir. Çünkü yaygın izlenen özel ve devlet televizyonu kanalları çok küçük istisnalar dışında sadece evet kampanyasının duyurulmasına ayrıldı. Hayır kampanyası yürütenler ciddi engellemelerle karşı karşıya kalmışlardır. Sarı basın, üniversiteler, valiler, kaymakamlar, iktidar ve devlet memurları evet kampanyasında var güçleriyle evet sonucu için seferber olmuşlardır. Evet kampanyası kamu bütçesiyle finanse edilmiştir. Bu durum zaten herkesçe bilinmektedir. Buna karşılık hayır kampanyası yürütenler toplantı yeri bulmakta, buraları bedelini ödeseler bile kiralamakta ciddi kamu otoritesi engellemelerine takılmışlardır. Kampanyanın olağanüstü hal şartlarında yürütülüyor olması bu yasakçılık ve engellemeleri kolaylaştırmıştır. Kısaca referandum demokrasiyi araç durumuna düşüren, eşit koşullar içermeyen bir yarış sonunda gerçekleşecektir.

Propaganda döneminde Türkiye, siyasal çoğulculuk ve muhalefete hoşgörü konularında iyi bir sınav verememiştir. Hayır oyu verecekler önce teröristlerle eş sayılmış, bazı ilahiyatçılar onları gayri Müslim azınlık statüsüne layık görmüş, bazıları da dinsel açıdan uyarılar yaparak seçmenlere ahiret azabını hatırlatmıştır. Bir başka deyişle dini inançlar fazlasıyla siyasi gerekçelendirmekte kullanılmıştır. Oysa dünya tarihinden bilindiği gibi siyaset dünyevi bir faaliyettir. İnsanın yaradan ile olan bağının siyasette kullanılması ancak toplumu ayrıştırır.

 Doğrusunu söylemek gerekirse propaganda süresince akademi dünyası da iyi bir sınav verememiştir. Birkaç cılız ses dışında sadece evet yönünde propaganda yapan akademisyenlerin kamusal alanda yer almasına izin verilmiştir. Akademisyenlerin faaliyeti propaganda kelimesini fazlasıyla hak ediyor. Bilindiği gibi propagandanın gerçek bulgulara dayanması gerekmez, ikna ediciliği önemlidir. Akademik ünvanlıların söylemleri propagandayı güçlendirse de bilim insanı kişiliğinin saygınlığına aynı ölçüde fayda sağlamamıştır. Birçok akademisyen kendi yazdıkları eserlerinde önceden yer verdikleri bilgileri ya kamusal alanda savunmaktan kaçınmış ve ahlaki bir testi kaybetmiş ya da kendileriyle çelişir görüşleri savunmak durumuna düşmüşlerdir. Bu akademisyenler kuvvetler birliğinin dünya tarihindeki akıbetini bildikleri halde “bildikleriyle amel etme” cesareti gösterememişlerdir. Bunda kamunun etrafa saldığı cezalandırıcı imaj da etli olmuştur. İlahiyatçılarımızın Kur ’ani Kerimi istismar edici fetvaları, sıradan insanların dine bakışlarını sarsacak etkilere yol açacak gibi görünmektedir. Toplumu bir arada tutmakta en önemli bağı oluşturan dini duygular derinden sarsılmıştır. Tam da ilahiyatçıların “fitne” dedikleri şey onların uydurdukları fetvalarla toplum katında yayılmaya başlamıştır.

Sonuçta propagandanın sona ermek üzere olduğu saatlerde 17 Nisan sabahı uyandığımızda karşımızda nasıl bir sonuç bulacağımız hakkında bir öngörüde bulunmak gerekiyor.

Anayasa değişikliği propaganda dönemi toplum mühendisliği açısından değerlendirilmesi gereken çok önemli sonuçlar doğuracaktır. Şurası bir gerçektir ki olağanüstü hal ortamında devlet, yeni teknolojilerin de desteğiyle cumhuriyet tarihinde görülmedik ölçüde toplumu doğrudan baskı altına almıştır. Bu baskı hem teşvik hem de cezalandırma şeklinde kendini göstermiştir. Halk oylamasında kamu gücü ve finansal kaynaklarının toplumu ne ölçüde yönlendirebildiği hakkında kanaat sahibi olacağız.

Muhtemeldir ki referandum sonucundan demokrasi kültürüne ilişkin yeni şeyler öğreneceğiz. Vergilerin belirli alanlarda bir süreliğine kaldırılması, torunlarına bakacak anneannelere referandumdan iki gün önce maaş bağlanması, büyükşehir belediyelerince gıda başta olmak üzere sürekli ve doğrudan yardımlarla bağımlı hale getirilen kitlelerin halk oylamasındaki tutumu gibi değişkenlerin yol açacağı sonuçlar sosyologlar ve siyaset bilimciler için ilginç veriler sağlayacaktır. Bütün televizyon kuruluşlarının tek kanal gibi propaganda seferberliğinin hizmetine girmesinin ikna edici etkisini de görmüş olacağız.

Asıl önemli sonuç ise Türkiye’nin bundan sonra dünya ve bölge sistemi içindeki konumu hakkında fikir verecektir. Ortadoğu bataklığından çıkıp çıkamayacağımız, hukuk devletine geri dönüp dönemeyeceğimiz, hukuk kurallarının yöneticiler açısından bağlayıcı olup olmadığı, açıkça evet tercihi lehine tutum almayan yazar ve akademisyenlerin akıbetlerinin ne olacağı, kuruluşunda ilan ettiği bütün ilkelerden vazgeçen bir siyasi anlayışın toplum tarafından nasıl karşılandığı hakkında somut bir değerlendirme yapabileceğiz.

Halk oylamasının sonucunu anayasa paketini destekleyenler ve karşı çıkanların nasıl karşılayacakları da yine 17 Nisan sabahı açıklık kazanacaktır. Ancak her ne olursa olsun bizler yaşamaya devam edeceğiz. Toplumun birden bire gündemine sokulan bir konu hakkında kararını herkesin olgunlukla karşılaması huzur ve istikrar için bir zorunluluktur. Adil olmayan bir propaganda süreci sonunda oyların sayımında dürüstlüğe dikkat etmek yeni ve anlamsız kavgalara savrulmamızı önleyecektir. Emperyalist devletlerin Ortadoğu’da sınırları yeniden çizdikleri bir ortamda toplumsal dayanışma duygularını zedeleyici tutum ve davranışlardan herkesin kaçınması gerekir. Toplumun sağduyusuna güvenmeliyiz. Ben kendi adıma demokrasiyi doğru dürüst uygulayan toplumlarda olduğu gibi oylama sonucunu herkesin saygıyla karşılamasını dilemekle yetiniyorum.

Categories:

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir